29 Eylül 2014 Pazartesi

Bir Varmış, Bir Yokmuş, İstanbul'da Bir Gün Daha Olmuş...



Bir ülke düşünün.
Bu ülkenin de halk oylarıyla seçilmiş bir yönetimi var diyelim.
Komünist sistem olmadığına göre vegi de topluyor olsun.
Hatta çok toplasın mesela.
Öyle çok toplasın ki bu ülkenin halkı, kazandığı paranın yarısından fazlasını devlete versin.
Dur sinirlenmeyin hemen. Yok canım hikaye bu, gerçekçi olmak zorunda değil ki...
Sonra bu devlet, topladığı vergileri halkına geri döndürmek için yollar, şehirler, otobüsler, metro hatları yapsın.
Hatta hepsini öyle hızlı ve bir anda yapsın ki bir bakmışsın 4 ayda 3.metro hattını açıyormuş olsun.
Tamam canım, görevi bu zaten, biliyorum. Vergileri başka neden toplasın ki...
Neyse, dağıtmayın hikayemi.
Bu devlet övünsün yaptığı yollarla, hastanelerle, metro hatlarıyla.
"Bakın çalışıyorum, sizin için neler de neler yapıyorum." desin.
Övünsün bol bol, dualar okuyarak açsın bir bir hepsini.
Dua korurmuş, öyle diyorlar, biliyor musunuz?
Ben dua da bilmem, bir eksi daha gelsin haneme...
Duasızlıktan mı geliyor başıma bunlar acaba?
Neyse, beni bırakalım...
Açılışlar da bol bol fotoğraf çekilsin, övgüler havalarda uçuşsun, ağızlar kulaklarda olsun.
Halkın parasıyla yapıyor ya, o nedenle gururlu herhalde...
Sonra hikayenin can alıcı kısımlarına geliyoruz.
Can alıcı derken, gerçekten...
Diyelim ki bu büyük övgüyle açılan metro hattında kaza oldu.
Olmaz ya, oldu diyelim...
Dua okundu ya açılışta, nasıl kaza olabilir?
Allah koruyormuş, öyleymiş.
Misal bir yolcu oturduğu yerde gözünü bir açtı ki inşaat demiri geçiyor belinden.
Hani bilgisayar oyunlarında olur ya... Öyle.
Önce inşaat sırasında, sonrasında denetimlere bakılır.
Yapılmamış mı? Aceleyle, bitmeden mi açılmış o metro hattı?
Tüm sorulara "Evet" cevabımız var diyelim.
Bu hayali kurduğumuz devlet, bir anda kenara çekildi diyelim.
"Benim ne alakam var canm?!" dese mesela.
Fıtrat? Belki kişisel ihmal? Belki o yolcu yanlış bir yerde oturuyordu?
Kesin öyledir.
Hatta ben o vücuduna demir saplanan yolcunun yanlış biryerde oturduğuna adım gibi eminim.
Yoksa bunun inşaatını yapanda suç olamaz ki...
Tabiki devlet yaparken ve açarken gururlanıp, hata olduğunda üzerine alınmayacak.
Normal olan da bu değil mi zaten?
Ben diyorum, kesin yolcu yanlış yerde oturuyordu...
Hem "hafif" yaralıymış, metro seferleri de "arıza" sebebiyle aksıyormuş...



Hostes? Ne güzel... / Garson? Sekreter? Vah vah...


Ülkemizde mesleklere biçilen anlamlar, verilen değerler, takdir meselesi öyle farklılıklar ve tuhaflıklar sergiliyor ki insan biraz düşününce şaşırmaktan kendini alamıyor.

Misal doktor olmak... Halkımız için en büyük meslek! Tamam belki de en önemli meslek, kutsal, büyük vs. Ancak ülkemizde doktorların hali, çektiği sıkıntılar, maddi ve manevi zorluklar, yeri geldiğinde endişe etmek zorunda kaldıkları can güvenlikleri... Bir gün çocuğum olsa, kendisi istemedikten sonra doktor olmasını istemem...

Aynı şekilde mühendis, avukat da doktor gibi. Hani eski Türk filmlerinde denk geldiğimiz "Ne mühendisler, ne avukatlar, ne doktorlar istedi de vermedik bizim kızı" muhabbetinden günümüze kadar gelmiş iki meslek de bunlar. Günümüzde ise tablo farklı. Avukatlar dövülüyor, sürülüyor, torpillerin altında eziliyor, önleri kapatılıyor, susturuluyor...

Şimdi ise başlığımda da yer bulan "hosteslik" mesleği hakkında iki atıp tutmak isterim... Yeni tanıştığınız birisine "Türk Havayolları'nda hosteslik yapıyorum, hostesim ben." deseniz, karşınızdaki kişi büyük takdir, büyük imrenme ve onay dolu gözlerle size bakarak "Aaa ne güzel! Dünyayı geziyorsun bir yandan, şık şık giyiniyorsun, çok güzel, pek güzel Çok güzel meslek, çok beğeniyorum hostesleri!" diye heyecan dolu konuşmaya başlayacaktır. Hosteslerin dünyayı gezdiklerine şüpheliyim, o ayrı mesele... Şimdi konuşmayı tersine çevirelim. Aynı konuşma sırasında "Bilmem ne restoranında garsonluk yapıyorum." diye yanıt versen alacağın yanıt ve heyecan bunun onda biri olacaktır, hatta "Aaa niye öyle oldu, eğitimin de var, ne zaman başka işe geçeceksin? Geçici yapıyorsun herhalde bu işi?" diye endişe dolu bir görüşme halini alacaktır.

Hostesler sinirlenebilirler bana... Ancak benim için ha havada, ha yerde farketmiyor, ya da birisini birisinden üstün saymıyor... Birisi yer garsonluğu, birisi hava garsonluğu ve ikisi de ayıp değil, aşağılama sebebi değil. Yahut da biri, birinden üstün değil ve gururlanma sebebi değil...

Hostes konusunun tam tersi de sekreterlikte var... Bu konuda biraz daha fazla atıp tutabilirim sanırım. Çünkü ben de patron camiasının üst düzeylerinden birisinin sekreteriyim. Eski adıyla sekreter, yeni adıyla asistan... Sekreterim dediğinde ağızınla kuş tutsan da "sekreter"sin. "Hmmm ne güzel, pek güzelmiş. Ama iyi de eğitimin var, başka mesleği çok rahat yapabilirdin. Bankaları denemedin mi?" yanıtları geliyor hemen. Yine eski Türk filmlerinin azizliğidir bu bence... "Sekreter, patronun metresidir ve telefon bakar." fikriyle başlamış, ardından "metresi" olma durumu gittikçe akıllarda azalmış ama gözlerdeki mesleki ağırlığı ve önemi, hakettiği yeri bir türlü bulamamış bir meslek. Aksine günümüzde sekreterlik, telefon bakmaktan başka her şey aslında...

Şuan piyasa koşullarında üst düzey sekreterler, piyasada görebileceğiniz en donanımlı insanlar oluyor. İyi üniversitelerden mezun, yüksek lisanslı, bir ya da iki yabancı dil bilen, kültürlü... Ama, sekretersin... Öyle algılanıyor... Bu saydıklarımı ben de her gün yaşadığım için garanti edebilirim. Önce kolej, ardından Marmara İktisat mezunu olduğumu, üzerine İngiltere'de bir süre kaldığımı söylediğim insanlar "Aaa bankacı olsaydın daha iyi değil miydi??" diye kendilerine dert ediniyorlar ve "vasıf"larımın, yaptığım işe uygun olmadığını anlatıyorlar. "Sen ne iş yapıyorsun kardeş?" diye sorasım ve bana karşı durduğu sertlikte saldırasım geliyor... Her zaman olduğu gibi tutuyorum kendimi :)

Velhasıl, mesleki sınırları ve önyargıları aklımızdan çıkartmalıyız. Sırf Türk filmlerinden aklımızda kalmış repliklerle karşımızdakini tartmamalıyız. Piyasa ve iş ortamları o kadar değişti ki sekreter dedikleriniz bankacılardan kat kat paralar kazanıyor. Aynı şekilde büyük restoran garsonları, devletin avukatından çok para kazanıyor. Eğer ki aklınızdaki sınıflandırmalar "meslek adı ve para" denklemine göre ise denkleminizi yeniden gözden geçirmenizi tavsiye ediyorum. 

26 Eylül 2014 Cuma

Bebek Şampuanı Kullanmaktan Memnun Muyuz?



21 Mayıs 2014 Tarihinde ŞU YAZIMDA (Yeni pencerede açılır) sizlerle bebek şampuanı kullandığımızdan bahsetmiştim. Bebek şampuanı kullanan yetişkinler kulübü çok tatlı bir şeymiş, çok insan varmış bünyesinde ve çok da arayanı, merak edeni oluyormuş. Özene bezene yazdığım hiçbir yazım bu kadar okunmamıştı (Bu konuya hafif bozuğum, o ayrı mevzu). Blog sayfamın istatistiklerine baktığımda farkettim ki en yakın rakibi olan yazıları bile yaklaşık üç kat fazla trafikle geçmiş. Buradan da teyid ediliyor ki insanlar kullandıkları ve günlük hayatta maruz kaldıkları kimyasallar konusunda hassaslaşmaya başlamışlar. Çok güzel bir haber bu!

Yazımın Google aramalarında bu kadar ilgi görmesi sebebiyle konu hakkında bir güncelleme yazısı yazmak istedim. Bebek şampuanı kullanan yetişkin karı koca olarak son durumumuz şöyledir:

♥ Mart 2014 tarihinden itibaren bebek şampuanı kullanmaya devam ediyoruz.

♥ Eşimin saç derisindeki alerjiler tamamen bitti. Ne ilaç kullandık, ne de pahallı şampuanlar, solüsyonlar... Hiçbir şey...

♥ Duş jeli olarak da bebek şampuanı kullanıyoruz. Yani duşumuzda bir şişe şampuan var ve bütün temizliğimizi hallediyor.

♥ Vücuduma nemlendirici sürme ihtiyacım tamamen bitti. Bebek şampuanını duş jeli olarak da kullandığımızdan beri bilhassa bacaklarımda gördüğüm kuruluklar, pul pul kalkmalar tamamen kesildi.

♥ Hala makyaj temizleyici olarak bebek şampuanı kullanmaya devam ediyorum. Rutinime sadece Clarisonic cihazını ekledim ve bu ikiliden çok memnunum. Clarisonic cihazı hakkında resmi bilgi için: Sephora Türkiye (Yeni pencerede açılır)

♥ Makyaj fırçalarımın temizliğine de sadece bebek şampuanı ile devam ediyorum.

♥ Karı koca misler gibi bebek kokuyoruz.

♥ Ne eşimde ne de bende farklı bir yan etki, alerji, egzama gibi deri problemleri yaratmadı. Kepek, kuruluk da yok.

♥ Saç dökülme oranım ortalama dörtte bir oranında azaldı.

♥ Saçlarım parlak, bir sürü bebek saçlarım da yolda, yeni yeni çıkmaya başladılar.

♥ Bizim bu bebek şampuanı aşkımızla gaza getirdiğim annem de bebek şampuanını denedi. Ancak memnun kalmadı... Röfleli saçlarının rengini matlaştırmış. Kullanamadı ve bıraktı malesef.

♥ Sevgili Kitapsız Kedi'nin önceki yazıma yaptığı uyarısı sonucunda "Ne yapıyorum ben?!" diye dertlendiğim, ardından hemen hatamı düzelttiğim bir konu var: Johnson & Johnson marka şampuan kullanmak... Johnson&Johnson markasının hayvan deneyleri yaptığı hepimizin bildiği bir konu. Aldığım şampuanı bitirir bitirmez hemen başka bir marka arayışına girdim. Daha evvel hiç bir ürününü kullanmadığım ama şuan çok memnun olduğum Uni Baby markasını keşfettim. Uni Baby Eczacıbaşı grubuna bağlı. Kesinlikle hayvanlar üzerinde test yapmayan, hatta paketinin arkasına dostumuz olan tavşancık işaretini koymayı başarmış bir marka. Hatta bebek şampuanından sonra ıslak mendillerini de kullanmaya başladık ki onlar da şahane çıktı. Uni bebek şampuanını kullanmaya başladıktan sonra farkettik ki saçlarımızı Johnson bebek şampuanından daha iyi temizliyor, daha az kimyasal madde içeriyor, daha renksiz ve kokusuz! Böyle güzel markalara bayılıyoruz! Bu tecrübeden sonra kozmetik ve kişisel bakım ürünlerimi de tamamen hayvan deneyi yapmayan, mümkünse vegan markalardan seçmeye başladım. Bu konuda çok yol katettim, ayrıca bir yazıda sizlere aktaracağım. Siz de mutlaka hayvanlar üzerinde test yapmayan bir markanın bebek şampuanını tercih edin, olmaz mı? UNI Baby Bebek Ürünlerinin Resmi Sitesi İçin TIK TIK (Yeni Pencerede Açılır)







♥ Aylarca hem duş jeli hem de şampuan olarak kullanınca insan belli bir süre sonra aynı kokudan, aynı şeyden sıkılıyor. Biz sıkıldık en azından... Bu nedenle hafta 1-2 defa kullanmak için başka bir şampuan daha aldık. Bu şampuanda da Rossman'ın kendi markası, vegan, minimum miktarda kimyasal içeren, doğa dostu bir ürün olan Alterra'nın şampuanını seçtik. Arada farklı bir koku, farklı bir yumuşaklık iyi geliyor insana, her şey değişiklikten geçiyor :)

♥ Kişisel temizliğinizde sadece tek bir ürün kullanıyorsanız, tatile çıkarken yaşadınız! Sadece bavulunuza bebek şampuanınızı atmanız yeterli. Ekstra hiçbir ürüne ihtiyacınız olmuyor.

♥ Bebek şampuanlarını bilhassa büyük boy ve ekonomik paket olan ikili promosyonlarla aldığınızda çok ucuza geliyor. Normal şampuanlara verdiğiniz paraların yanında gerçekten para değil.

Konuyu özetlemem gerekirse sürecimizden çok memnunuz. Aksi durum olmazsa da bu şekilde devam etmeye kararlıyız.Umarım Google'dan aramalarla gelen, bu konuda adım atmaya niyetli kişilere de bir parça faydam olmuştur.

Bebek kokulu, bol köpüklü günler dilerim!




24 Eylül 2014 Çarşamba

Dergi Okumayı Mı Özlediniz? Çözüm Burada!


Dergi güzel şeydir... İlgi alanına göre seçtiğin, hatta abone olduğun dergi kapına kadar gelir. Sayfaları ilgili konuda güzel resimlerle, yazılarla doludur. Hem dergiler sehpanda dururlar, ara ara bakarsın, karıştırırsın sayfalarını... Güzeldir...

Başlıktaki soruya kendi yanıtımı vermek isterim: Evet, dergi okumayı özledim! 

Her şeyin internete, kitapların elektronik cihazlara, fotoğrafların telefon hafızalarına sıkıştığı günümüzde, eskiden elimden düşürmediğim ve keyifle takip ettiğim dergileri artık takip etmez olduğumu farkettim. Aynı şekilde eskiden eşim de iyi bir dergi okuyucusu ve abonesi olmasına rağmen artık hiçbir aboneliği kalmadığından yakınıyordu. 

Bu duruma nasıl geldiğimizin cevabı basit aslında: Dergiler bence çok pahallı... Bilhassa birden fazla aylık ya da haftalık dergiyi takip etmeye kalkınca insanın bütçesinde ciddi bir yer tutuyor. Biz de bu nedenle dergi okumayı bırakmışız... İnternet var... Pinterest, Instagram, bloglar, çeşitli internet siteleri... Ayrı ayrı yeri, biraz daha fazla zaman harcayarak turlayınca ilgili tüm içeriklere ulaşabiliyorsunuz. Tabiki daha zor, dergi karıştırmak gibi keyifli de değil... Bir de dergilerdeki (özellikle kadın ve moda dergileri) reklam konusu benim biraz sinirimi bozuyor. Derginin içeriğinden çok, çeşitli markaların sayfalarca (!) reklamlarının arasında kaybolmuş buluyorsunuz kendinizi. Bu kadar reklam alan dergilerin böyle paralara satılması ise soru işaretlerine sebep oluyor kafamda.

Ben daha konuya gelemedim farkında mısınız :) Her zaman, aynı ben... 

Neyse, sonuçta karı koca olarak dergi okumayı ister ama okumaz olmuştuk. Dün gece uyumadan önce yatak keyfi sırasında iPad üzerinden yeni 2015 Ikea kataloğunu arıyordum ki "Turkcell Dergilik" uygulamasıyla karşılaştım. Turkcell abonesi bile değilim ama "dergilik" sözü hoşuma gitti, bakayım dedim. Uygulamayı güzelce indirdik cihazlarımıza. Açtık baktık ki dergi diyarı! Pek çok farklı kategoride haftalık, aylık olarak aklınıza gelebilecek çok fazla sayıda dergi var! Ücretsiz olarak indirebileceklerinizin yanında bir de ücretini ödeyerek (normal basılı dergiden daha uygun fiyata) cihazınıza indirebiliyorsunuz. 


Bu noktada halen tatmin olmamıştık ve toplama vurunca yine çok para vereceğimize karar verdik. Derken alt kısımda bir uyarı gördük "Aylık 9.90TL'ya tüm dergileri kablosuz internet erişiminizin olduğu alanlarda cihazınıza indirebilirsiniz." Hepsi mi? Nasıl yani? derken farkettik ki Turkcell abonesi olmanız ve cep telefonu numaranızı girmeniz gerekiyormuş. Aylık 9.90TL'yı da aylık telefon faturanıza yansıtıyorlarmış. Ben Turkcell abonesi değilim ama eşimin şirket hattı Turkcell! Hemen abone olduk, tek telefon numarası üzerinden, tek 9.90TL'ya iki iPad'den tüm dergilere erişim sağladık. Bizim için mucize gibi bir keşif oldu! Yanılmıyorsam sadece iPad üzerinden değil, cep telefonu ve Android cihazlar üzerinden de uygulamaya ulaşabiliyormuşsunuz.


Tamam kabul, eeenn yukarıda anlattığım gibi elektronik dergileri sehpanızın üzerine koyamazsınız belki ama ayda 9TL'ya tüm dergilere ulaşmak, benim için çok güzel bir anlaşma ;) Bunun yanında elektronik dergilerde interaktif sayfalar, resimler, videolar da oluyor. İşte o çok keyifli bir olay...


Velhasıl biz ailecek dergi problemimizi çözdük. Bir de tabletten yazı okumanın gözü yorması ve sakıncaları konusunu hiç aklınıza takmayın. Sonuçta dergi bu, kitap değil, saatlerce okumuyorsunuz. Bir de bol resim, sohbet, "aa bak burada ne varmış" diye kocayı dürtmeler sayesinde hep ara veriliyor okumaya. Sonuçta yormuyor gözü de ;)


Dergi kategorileri şöyle: Yaşam, eğlence, aile ve çocuk, iş dünyası, otomobil, kadın, erkek, spor, hobi, mizah, dekorasyon, bilim teknoloji, nostalji, seyahat, sektörel. Her kategori altında ortalama 10 dergi var (kadın, erkek ve popüler konularda ise ortalama 20'şer degi bulunuyor)

Dergilerden örnek vermem gerekirse "En çok satanlar" başlığındakileri sıralamak isterim: Auto Show, Penguen, Şamdan Plus, Exclusive Decor, Exclusive Homes, Hardware Plus, Women's Health, Elele, Mari Claire Maison, Marie Claire, Men's Health, Populer Science, Atlas, Chip, Newtech, Home Art, İleri Görüş, Esquire, Cosmopolitan, Brandage. 


Ben yeni dünyayı keşfetmiş gibi anlatıyorum böyle ama belki elektronik konulara meraklı olanlarınız bunu çok daha önceden keşfetmiştir. Onlara da kızacak bir şey bulurum, "Niye biliyordunuz da bize söylemediniz?!" :)

Turkcell'i hiç sevmem ama Turkcell Dergilik sağolsun, dergilerimize kavuştuk! Teşekkürü bir borç bilirim!

Daha detaylı bilgi almak isterseniz resmi sitelerine buyrunuz: http://www.turkcell.com.tr/servisler/turkcell-dergilik







22 Eylül 2014 Pazartesi

Dumanla Haberleşmeyi Özleyen Millet, Türkler


Klasik bir Pazar günü... Bilhassa yaz mevsiminden, sonbahar ve kışa geçişin başladığı, sokaklarda olmak ve keyif yapmak için son demler. Biz de eşimle beraber kendimize güzel bir öğle yemeği ısmarladık, çok sevdiğimiz mekanın dış bahçesinde oturduk, keyifli müzikleriyle şahane vakit geçirdik. "Ohh ne güzel hava, limonata gibi... Dinlendik resmen, değil mi hayatım?" şeklindeki mutluluk konuşmalarıyla çıktık mekandan. 

Daha önceki yazılarımda da bahsettiğimi sanıyorum ki biz İstanbul'da Göktürk'te oturuyoruz. Semtimizde bir de gölet ve mesire yeri olarak adlandırılan orman var. Tam da keyfimizin en üst dozundayken günümüzü güzel bir orman gezisiyle tamamlamaya karar verdik ve restorandan çıkıp, doğruca ormana doğru arabayı sürdük. Girişte biraz kalabalık gözümüze çarptı ama önemsemedik, "Girelim, iç kısımlara doğru yürüdükçe sakinleşir." fikrine kapıldık. Girdik ki, girmez olaydık... Gerçekten "Türk milleti dumanla haberleşmeyi özlemiş, eskileri yad ediyor" dedirten bir ortamla karşılaştık. Her köşe başında, her piknik masasında, her boşlukta, aklınıza gelebilecek "her" noktada mangal yakılmıştı. Zevkine göre et, tavuk, sucuk pişirenlerin ağır kokuları birbirine karışmış; etlerin eriyen yağlarının acı kokuları insanın boğazını yakıyor! İnanamazsınız...

Bir yandan bangır bangır, hoparlörlerden yayınlanan ve Ankara yöresine ait olduğunu sandığımız müzikler eşliğinde insanlar halay çekiyorlar... Ama pek çok farklı noktada, pek çok farklı müzik, öyle yüksek sesli çalınıyor ki inanamazsınız... 

Girişte doğru bu manzarada, nefes almak için ciğerlerimizi zorlayarak, üzerimize sinmiş et kokularından hızlıca kaçarak ve birbirimize konuştuklarımızı duymaya çalışarak ormanın daha iç kısımlarına doğru kaçmaya çalıştık. İç kısımlara kaçtıkça manzara değişmedi, aksine ağaçlar sıklaştıkça artan koku ve sinmiş duman arttıkça dayanması zorlaştı... Göletin çevresine doğru geldiğinizde büyük bir açıklık etrafında ormanın sınırlarını ve yükseltilerini görebiliyorsunuz. İnanır mısınız, ormanın, ağaçların, her yerin üzerinden duman tütüyordu. Uzaklaşıp da baktığınızda ise ormanın üzerinde büyük bir sis vardı... Dayanamayacağımız noktaya geldiğimizde ise vazgeçtik, ormanda sakin ve temiz havalı bir yer kalmadığına karar verdik ve koşar adımlarla oradan ayrıldık. İnsan ormandan çıkıp da arabasına bindiğinde "Ohhh çok şükür, sessizlik" der mi?

Böyle kötü bir tecrübeden sonra hem yolda, hem de eve döndüğümüzde uzunca konuştuk ve konuyu düşündük. Biz neden böyle bir milletiz?

Bir Pazar günü, temiz hava almak için gidilen bir ormanda neden temiz hava bırakmayız? Yine bir Pazar günü, keyif yapmak için gidilen ve bilhassa tercih edilen orman ortamında neden bangır bangır müziklerle halay çekeriz? Çok güzel, tertemiz yürüyüş parkuru yapılmış bir orman alanında neden illa ki et pişirip de toprağın, çamurun içinde yemek yemeye odaklanırız? Aklım almıyor...

Siz ve biz olarak ayırmak istemiyorum ama yukarıda saydıklarımı yapan eyyy "siz"ler... "Biz" de ormana gittiğimizde acıkıyoruz ya da göl kenarında bir şeyler atıştırmak istiyoruz. Bu nedenle çantamıza soğuk sandiviç yapıyoruz, bir de meyve suyu kokuyoruz; bitiyor. Biz ormana gittiğimizde yaprakların, kuşların sesini dinlemek, toprağın ve yeşilin kokusunu almak istiyoruz. Tam da bu nedenle daha orman yolundayken arabanın camlarını açıp, temiz havayı içimize çekmeye çalışıyoruz. Biz ormana gittiğimizde kulağımıza kulaklıkla bile müzik takmıyoruz... Ormana gitmek demek, özüne ve doğalına dönmek demek değil midir? Sizin özünüz hala dumanla haberlerleşen, mağara adamı gibi kopartarak et yiyen bir insan olabilir... Bizim özümüz ve hayattaki ana isteğimiz; doğalına dönmeye çalışan, doğaya, canlılara ve insanlara saygılı, dumanla haberleşen atalarımızın daha gelişmiş bir versiyonu olmak... 

Siz de etobur atalarınıza dönmek yerine, kendinizi geliştirip, doğal yaşayan ama modern bir insan olmaya çalışsanız? O ormana yürüyüş yapıp, kafa dinlemek ve doğada temiz hava almak için gelen insanlara saygı duysanız? Olmaz mı?

Gerçekten iğrendim... Böyle bir millet, böyle bir cehalet, böyle bir ilkellik yok başka yerde...

Ya sizin gibi insanları ya da mangalı yasaklamalılar!


18 Eylül 2014 Perşembe

Çok Özel Bir Gün



Bugün benim hayatımın iki en önemli insanın doğum günü... Hayat arkadaşım sevgili eşim ve canım annem ♥

Aynı güne denk gelmesi bile başlı başına bir mucize benim gözümde. Tadı çıkartılması, şansımızı ve mutluluğumuzu yeniden hatırlamak için yaratılmış güzel bir tesadüf sadece ♥


Canım Eşim,

Hayatıma girdiğin ilk günden beri dünyam değişti. Her günüm bir öncekinden güzel, iyi ve mutlu... Geriye dönüp de keşke dediğim bir anım bile yok. Seninle mutluyum, seninle daha iyiyim, seninle yürümek istiyorum hayatta. Yeni anılar, mutlu fotoğraflar, birbirinden güzel günler, güçlü durduğumuz ve eğilmediğimiz bir gelecek var önümüzde, biliyorum... İyi ki varsın, iyi ki beraberiz... Bundan sonraki her doğum gününde de beraber olacağız ♥ İyi ki doğmuş ve beni bulmuşsun, hiç bırakmamışsın ♥


Canım Annem,

Çocukluğumdan beri sana notlar yazardım sağa sola; doğum günlerinde ya da aklıma geldikçe... İşte teknolojiye, yoğun tempolara yenildiğimiz an budur; bilgisayar ekranı :) Düzen gereği birbirimizi seçmedik biliyorum ama seçme şansım olsaydı da yine "sen benim annem ol" derdim sana. Hayatımda örnek aldığım, tırnağının ucu kadar olsam dediğim; beni hayatım boyunca daha iyiye taşımak için çaba göstermiş canım annemsin... Nice sağlıklı, mutlu ve beraber yıllarımız olsun, nice güzel seyahatlere gidip, muhteşem anılar biriktireceğiz. İyi ki doğmuşsun, iyi ki varsın ve benim canım annem olmuşsun ♥


17 Eylül 2014 Çarşamba

Bulutlar Göz Kırptı Bana


Bugün yazasım yok... Ben de dün akşam çekip de Instagram'a koyduğum bu iki güzelliği sizlerle paylaşmak istedim...

Öyle yorucu, hem fiziksel hem de zihinsel olarak öyle zorlandığım bir iş temposundayım ki şu sıra, ne kendime ne de sevdiklerime faydam yok... Dün akşam da böyle berbat bir günün ardından eve dönüş yolunda bulutlar bana göz kırptı, bak bize dediler... Baktım, gördüm, gülümsedim...



15 Eylül 2014 Pazartesi

Kitap ve Mim, Tadından Yenmez


Gezi haricinde yazmaya bu kadar ara verdikten sonra en sevdiğim başka bir konuyla başlamak istedim; kitaplar... Her zaman kaliteli yazıları, güzel içeriği ile mutlaka takip ettiğim sevgili Emrah'tan çalıyorum bu mimi (Emrah'ın bloğunu mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum:  TIK TIK). 

Mimleri okumayı çok seviyorum ama nedense mim yapma konusunda pek disiplinli değilim. Tam da bu sırada yeri gelmişken mimlendiğim ama yanıtlayamadığım sevgili blog yazarlarından özür diliyorum.

1. Çok kitaptan oluşan seriler mi ya da tek kitaplar mı ?
Bilhassa son dönemde moda olan "seri" kitapları fazlasıyla ticari buluyorum. Yani aslında serilik bir mevzu yok ama daha çok kitap çıkartıp, merak unsurunu da devreye sokarak daha çok para kazanmaya çalışıldığını hissediyorum. Bu fikrimi de son dönemde okuduğum bir kaç seride edindim. Hiçbiri kesinlikle seri olup da hakkında üç kitap yazılacak konular, hikayeler değildi ve yok yere sakız gibi uzatılmış imajı yaratıyordu.

2. Sadece kadın yazarları mı, yoksa erkek yazarları mı okumak ?
Tuzak soru olduğunu hissediyorum açıkçası :) Ne desen çukura düşeceksin ve en akıllıcası "Yoook canım, hiç ayrım olur mu" demek sanırım :) Ancak favori yazarlarımı şöyle bir aklımdan taradığımda hepsinin erkek olduğunu farkettim. Şimşekler çakıyor üzerime, üzerime :)

3. Kitapçıya gidip kitap almak mı , yoksa internet üzerinden kitap almak mı ?
En son sevgili Eylül'ün bloğunda (bahsi geçen yazı için TIK TIK) da yazdığı gibi, artık kitaplar internette daha ucuz malesef. Bu nedenle kitapçılardaki koku ne kadar sevilse de, kapaklar ne kadar okşana okşana alınsa da hepimiz internet alışverişinin ağına düşmüş bulunuyoruz. Hele ben durumu abartıp, artık e-kitap olayına geçtiğim için tamamen internetteyim bu anlamda...

4. Film olan kitaplar mı ,dizi olan kitaplar mı ?
Dizi olan kitapların sakız niyetine uzatıla uzatıla, konusundan sapa sapa bambaşka bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bilhassa kitabını okuduğum ve ardından dizisi yapılmış yabancı romanları televizyonda izlerken tanıyamıyorum! Bu nedenle de film olması daha iyi... En azından eksik de olsa konuyu anlatıyor ve okurken insanın görüntüsüz bir şekilde aklında yarattığı hikayeyi görüntülü izlemesinin keyfi yaşanıyor.

5. Günde beş sayfa mı  yoksa haftada 5 kitap mı ? 
Haftada beş kitap okuyamam, okuyanı da anlayamam... Olur mu öyle şey? Hayatı yok mu bu insanların... Bilemedim... Günde beş sayfa okuya okuya da kitap bitmez, o ayrı konu... Gelin şunda anlaşalım, günde 20-30 sayfa diyelim, olmaz mı :)

6. Profesyonel bir yazar olmak ya da profesyonel bir yorumcu olmak ?
Kesinlikle yazar olmak! Öyle büyük bir hayalim, öyle ulaşılmaz görünen ama sanki elimi uzatsam yakalayabilecekmişim gibi bir his ki yazar olmak... 

7. En sevdiğiniz 20 kitabı tekrar tekrar okumak mı yoksa her gün daha önce okumadığınız  yeni bir kitabı okumak mı ?
Kitapları tekrar okumayı hiç sevmeyenlerdenim. Şöyle kitap okurken notlar alan, dönem dönem kitaplığını karıştırıp aradan seçtiklerini yeniden okuyan, her defasında farklı bir hikaye ve anlamlar çıkartan okurlara bayılıyorum! Ancak benim hamurumda yok malesef...

8. Kütüphanede  çalışmak mı kitap satıcısı olmak mı ? 
Açıkçası hiçbir şeyin satıcısı olmak istemem... Kitabın bile... O kadar çeşit insanla, problemle uğraşıp, bir de satış yapmak için senden belki kırk kat vasıfsız ama burnu havalarda gezen alıcılar karşısında kırk takla almak istemem... Bu işi hakkıyla yapan ve başarılı olan kişilere ise saygım sonsuz, büyük iş yapıyorlar... Tam da bu nedenle kütüphane çalışmayı tercih ederim. Hatta yurtdışındaki büyük kütüphanelerde çalışmak mükemmel olsa gerek...

9. Favori türünüzden kitaplar mı okumak, yoksa favori türünüz hariç diğer her türden kitaplar mı okumak ? 
Favori türümün ne olduğunu düşünmem ve keşfetmem gerekiyor önce :) Açıkçası bir favorim yok... Çok ağır olmadığı sürece her türden, kaliteli yazılmış kitapları okuyabildiğimi düşünüyorum. Benim için daha önemli olan şey, o dönemde nasıl bir ruh halinde olduğum, ne okumak, ne öğrenmek, ne yaşamak istediğime göre değişkenlik gösteriyor seçtiğim kitaplar, yazarlar ve türler.

10. Sadece fiziksel kitap kopyaları mı yoksa sadece  e-kitap okumak mı ? 
Bu seneden itibaren sadece elektronik kitap okumak. Bu konuya Avrupa ve Amerika'ya kıyasla çok kapalı baktığımızı düşünüyorum... Hayatımızın her yanına teknolojiyi düğümlemişken, kitap konusunda bu kadar tutucu olunmamalı gibi geliyor bana... Kitap tutkunları ısrarla karşı çıksalar, elektronik kitap okuyanı "bizimle deyııılsın" diye iteleseler bile inatla devam edeceğim ve elimden geldiği kadar yayacağım bu konuyu :)

Sorular bu kadardı ve çok keyifle karaladım cevapları. Umarım sizler de okurken keyif almışsınızdır. Mim konusu çok detay bir konu olduğu, kimilerinin yanıtlamayı tercih etmemesi, kimilerinin daha önce bu mimi yanıtlamış olması sebebiyle kimseyi "Haydi sen de yanıtla" diye dürtemeyeceğim :) Ben de Emrah gibi diyeyim, yanıtlamak isteyenleri beklerim ve sonrasında da keyifle okurum yazılarınızı :)

Sevgilerimle,

12 Eylül 2014 Cuma

Paris Son Söz, Teşekkürler - PARİS GEZİ YAZI DİZİSİ #21


Bir hafta gezip iki ay anlattığım, belki çoğunuzu sıktığım bir yazı dizimin daha sonuna geldik. Yazdıklarımı göz ucuyla da olsa takip etmiş olanlarınıza, yorumlarını esirgemeyenlerinize de ayrıca çok teşekkürler.


Her zaman dediğim gibi, bloğumu biraz da kendim için, hafızam için tutuyorum. Bu seyahati bu kadar detaylı yazmam da biraz ondandır; hiç bir detayını unutmayacağım bu sayede ;) Ayrıca bu yazdıklarıma belki bir gün Google aramalarıyla denk gelenlere de umarım ufak da olsa ipuçları verip, katkıda bulunabilirim. Daha ne isteyeyim...


Ancak bu yazının içerisinde sevgili gezi bloğu sahiplerine saygılarımı sunmak da istiyorum. Gezi yazısı yazmak, fotoğraflamak, biraraya getirmek, belli bir düzende sunmak çok zormuş. Her zaman yazdığım laylaylom yazılar gibi değil, aksine bir ön çalışma, araştırma gerekiyormuş. Hiç yoksa çektiğin fotoğrafları seçmek, düzenlemek bile büyük iş... Bu nedenle daha evvel bu kadar çalıştıklarını tahmin etmediğim, ohhh ne güzel geze geze yazıyorlar, diye düşündüğüm gezi bloğu sahiplerinin emeğini çok takdir ettiğimi belirtmek isterim.

Paris konusunu kendi açımdan özetlemem gerekirse de hayal tatillerimden birisini gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. Paris şehri hayallerimdeki gibi çıkmasa bile bir haftayı orada geçirmek, hayatıma böyle güzel bir anı katmak bedelsizdi. Hele ki böyle bir tecrübeyi gerçeğe çeviren, ömrüm boyunca hep seveceğim hayat arkadaşım eşime ve bize eşlik ettiği için canım anneme teşekkür ederim ♥ Benden şanslısı var mı bu hayatta!


Dilerim ki hepinizin hayal tatilleri gerçek olsun. Seneye bakalım nerelere gideceğiz de yine buralarda üç ay anlatacağım, bakalım :)

Sevgilerimizle ♥


* Tüm Linkler Ayrı Pencerede Açılır *




10 Eylül 2014 Çarşamba

Sidikli Paris - PARİS GEZİ YAZI DİZİSİ #20


Başlığa bakıp şaşırmayın... gerçekten... sidikli Paris... 

Avrupa'nın en eski kanalizasyon sistemini kullandıkları için mi, yoksa başka bir nedenden mi bilmiyorum, sokaklar, havalimanları, metrolar, alt geçitler, alışveriş merkezleri, her yer çiş kokuyor! Yine gitmeden önce hurafe gibi duymuştum her yer kokuyor diye ama bu kadarını tahmin edemiyordum.

Bu ağır çiş kokusunun sebebini kanalizasyona bağlasak da metro duvarlarındaki, yerde oluk oluk akan çişleri aklayamayız... Bu millet ortalığa işiyor...

Mesela bizde kültürel olarak öyle ortalığa ve bilhassa betona yapılmaz pek. Hani yapılacaksa da gider toprak bulursun, ağaç dibi bulursun, ne bileyim betona yapmazsın... Bunlar bildiğiniz betona yapıyorlar... Bunun sonucunda koku kaçınılmaz oluyor tabiki...

Zaten yine herkesin söylediği, yazdığı gibi Paris'in de değir her şehir gibi, turistlerin görmediği bir yüzü var. Evsizler, çeteler, sokaklarda yaşayanlar, metroların derinlikleri...

Bu konuda diyeceklerim bu kadar... Böyle kısa bir konu için  tek başlık ayırmamı yadırgayabilirsiniz ama internet aleminde bu başlıkta bir yazı olsun, dursun öyle istedim. Ondandır tüm çabam :)

Miğdeniz iyice kalktıysa eğer, karşınızdan çekilme vaktimdir, saygılar :)


8 Eylül 2014 Pazartesi

Paris'ten İnsan Manzaraları - PARİS GEZİ YAZI DİZİSİ #19


Daha önce yayınladığım Paris yazılarımda da her defasında bahsettiğim gibi ben nedense tüm dünya değişmiştir ama Paris değişmemiştir diye düşünüyordum ve hayalini kuruyordum :) Hala eski zamanlardaki gibi kırmızı rujlu, yanından geçince mis gibi parfüm kokan, elinde sigarası, ufak topuklu ayakkabısı ve şapkasıyla salınan zarif hanımlı bir Paris'ti benim hayalim. Çok mu abartmışım ne :)

Tabiki bu hayalimde çizdiğim Paris'ten çok farklıydı her şey, herkes, her yer... Sırf bu nedenle ilk 2-3 gün beynimden vurulmuşa döndüm, insanları şaşkın bir şekilde izledim, hayalimle gerçeği örtüştürmeye çalıştım... Olmadı tabi... Kabullendim, Parisliler Amerikalı olmuşlardı!


Altlarda kotlar, üstlerde tshirt ya da gömlekler, ayakta şıpıdık terlikler, yan çantalar, kambur sırtlar... Yine tabiki kökten Amerikan şalaşlığı yok diyebilirim. Arada halen güzel kumaş pantolonlar, etekler, ceketler, elbiseler var ama sanırım tüm dünya gibi onlar da bu yolda ilerliyorlar.

Modadan çok anlar gibi bıdıbıdı kıyafetler hakkında yazdım, olmadı, bu konudaki uzmanlardan özür dileyerek derhal kendi uzmanlık alanıma dönmek isterim :) Uzmanlık alanımı merak ettiniz  değil mi :) İnsanları izlemek...


İnsanları izlemekten çok keyif alan bir yapım var. Kalabalıkları ne kadar sevmesem de mutlaka göz ucuyla da olsa kim ne yapıyor, nasıl yürüyor, ne yiyiyor, nasıl konuşuyor, şöyle durumda nasıl davranıyor, böyle bir yerde ne yapıyor gibi binbir bakış açısıyla izliyorum insanları. Çok faydalı olduğuna da inanıyorum. Sırf insanları izleyerek bile kişi kendine pek çok şey katabiliyor... Sırf bu merakım yüzünden insanların evlerini, düşüncelerini, zevklerini, fikirlerini de hep merak ederim, izlerim ve anlamaya çalışırım. Elbet kendime uygun bir şeyler yakalayıp sindirmeye çalışırım.


Paris insan manzaralarını da her fırsatta uzun uzun izledim ve ufak notlarımı sizlerle de paylaşmak isterim, buyrunuz :)

Not: Bu genellemelerden kimseninin alınmamasını umuyorum. Çünkü bunlar kesin şeyler değil, sadece benim görüşlerim ve kendi yorumlarımdır.


Pisler... Pek çok Avrupa ülkesinde de görebileceğiniz pislik mevzusu bunlarda da var ama bence katlar... Zaten oje, parfüm ve topuklu ayakkabıyı icat etmiş bir milletin pislikle savaşmak zorunda olduğunu tahmin edebilirsiniz. Oje, pis tırnakları örtmek için; parfüm, pis kokuları gölgelemek için; topuklu ayakkabı ise sokaklardaki pisliklerden kaçmak için icat edilmiş. Daha ne olsun :)

Çıplaklık ve cinsellikle barışıklar... En özenilesi şeylerden bir tanesi olabilir bence. Cinselliğin rahat yaşanması, çıplaklığın normal sayılması, cinsel tercihlerin sorgulanmaması; medeniyet ve karşılıklı saygı göstergesidir. Bizde çok rahat bir şekilde sakız niyetine sorgulanan din ve cinsellik konuları, aslında bir insana asla sorulmayacak iki başlıktır. Saygı bunu gerektirir... Kaldığımız evin duvarlarında çıplak tablolar, sokaklarda el ele, dudak dudağa gezinen kadınlar, erkekler, kadın ve erkekler... Kimse birbirine bakmıyor, umursamıyor... Caddede eşimle öpüşsem gözünü diken teyzeler yok mesela orada... Çok ufak bir örnek vermek isterim :) Kaldığımız evin mutfağındaki lavabo camın önündeyim, akşam yemeğinden sonra bulaşıkları çalkalayıp makineye yerleştiriyorum ve bir yandan da dışarıya apartmanlara bakıyorum. Bir an gözüm takıldı, karşı apartmanda bir kadın, perdesiz evinde çıplak olarak geziyor. Bir an şaşırdım ama sonra işime devam ettim. Aynı şekilde bizim kaldığımız evin de perdesi yoktu zaten. Sadece yatak odalarında perde varken evin diğer camlarında perde yoktu. Mesela banyoda yere kadar fransız balkonlu cam vardı ama perdesizdi :) Akşamları "Ben şimdi kendimi Paris'e göstermeye gidiyorum" demek, "Duşa giriyorum, haberiniz olsun" demekti bizim için ;)

Yabancılara karşı asabiler... Bunu hep duyarız, Fransızlar turistlere karşı asabi davranırlar diye. Ancak ben gerçek olacağına hiç inanmazdım. Bazı Fransızlar çok zarif, sevecen davranırken bazıları da gerçekten duvar misali her söylediğimin geri döndüğü tavırlar sergilediler. Bilhassa meşhur İngilizce konuşana Fransızca yanıt verme mevzusu gerçekmiş... O zaman ben de sana Türkçe konuşayım, birbirimizi anlamadan itişip duralım, olmaz mı?

Ter kokusu yok... Gerçekten de bir hafta boyunca günde en azından 10 defa metroya bindik, itiş tepiş gezdik ama burnuma bir defa bile ter kokusu gelmedi. Bizim milletimiz neden kokuyor :/

Sigara içiyorlar... Pek çok Avrupa ülkesi gibi Fransızlar da sigara içiyorlar. Bilhassa yol kenarlarındaki kafelerde espressosunu yudumlayanların ellerinde keyif sigaraları var.

♥  Keyif milleti... İş çıkışlarında her mahallede bolca olan kafe ve restorantlara gidiyorlar, şarap içip sohbet ediyorlar. Ardından evlerine dönüyorlar.

Zayıflar... Hem kadınlar, hem de erkekler kesinlikle zayıflar ve çok sağlıklı görünüyorlar. Aşırı kilolu kimse görmedim. Herkesin market arabaları sağlıklı alternatiflerle dolu, herkes toplu taşıma kullanıyor, hareketli yaşam tarzı var, bisiklete biniyorlar. Tüm kalorileri yakıyorlar...

Sadeler... Bilhassa Fransız kadınları çok sadeler. Türkiye sokaklarında çokça gördüğümüz, Arap kültürünün yansıması olduğunu düşündüğüm, boya küpüne batmış suratlar, siyahtan platin sarıya boyatılmış saçlar, allı pullu kıyafetler yok... Hafif makyajlar, abartısız saç modelleri ve en fazla birkaç ışıltı atılmış saçlarla geziyorlar...

Afrika kökenli nüfus oldukça fazla... Afrika kökenli Parisli sayısı o kadar fazla ki, inanılmaz. Aslında çok da inanılmaz değil, sen git insanların ülkelerini sömürge yap, köle olarak ülkene getir, tabiki nüfusun o anlamda artacak, çok normal. Ancak bir Avrupa ülkesinde bu kadar siyahi göreceğimi tahmin etmezdim. Bir de utanmadan Fransızlar, siyahi nüfusundan rahatsız oluyorlarmış. Suçların, kötü kültürün temeli olarak görüyorlarmış... Terbiyesizler... Onlar da analarının, babalarının köle olarak getirildiği, ülkelerini her anlamda sömüren bir yerde yaşamaya bayılıyorlardı sanki...

Kitap okuyorlar... Yine bizim dışımızdaki her gelişmiş ülke gibi çok kitap okuyorlar. Parklarda, metrolarda, otobüslerde kitap okuyan sayısı oldukça fazla. Bir kısmı telefonlardaki oyunlara kaymış olsa da, hala kitap okuyan çok büyük bir kesim var.

Çocuklar özgür... Çocuklar özgür, kurallar dahilinde ama mutlu yaşıyorlar. Anneleri denetimci ama yönetici değil.


5 Eylül 2014 Cuma

Paris'te Market Alışverişi, Tavsiyeler - PARİS GEZİ YAZI DİZİSİ # 18


Bir önceki yazımda oldukça detaylı bir şekilde anlattığım gibi Paris seyahatimizde, kiraladığımız evde kaldık. Tabiki evde kalınca konaklamanın en önemli kalemlerinden birisi olan yeme/içme, market bölümü bize kaldı.

Evde kaldığımız süre boyunca kahvaltı ve bazı akşamlar hariç akşam yemeklerini evde yedik. Evde yediğimiz yemekler için ise bol bol market turu ve alışverişi yaptık. Tur diyorum, gülmeyin, gerçekten tur sayılır :)

Evimizin çevresinde yer alan marketleri keşifle başladık önce. Ev sahibimizin de yönlendirmesiyle öncelikle hepimizin bildiği Fransız markası olan Carrefour'a gittik. Ardındaki günlerde ise sokağımızda bulunan diğer marketleri, pastaneleri, ekmek fırınlarını keşfettik...


Carrefour'dan genelde meyve, çeşitli içecekler, yumurta, bol bol şarap, çorbalar, jambon ve sosisler, kahve, çay, süt gibi hazır şeyler aldık. Sokağımızın başındaki muhteşem fırından ise her gün taptaze baget ekmeğimizi alıp tam bir Fransız gibi kolumuzda tutarak keyifle yollarda yürüdük :) Bu iki alışverişimizin dışında sokağımızdaki ufak başka bir maketten ise peynirleri keşfettik. Çeşit çeşit Fransız ve dünya peynirleri, en lezzetli hallerinde burada satılıyordu. Biz de bu marketi peynircimiz ilan ettik.


Her iki marketten de sadece Fransız markalı ürünleri, bilmediğimiz lezzetleri, farklı içecekleri aldık ki Paris'te Türk gibi bir hafta geçirmeyelim ve değişik markalı lezzetleri tatma fırsatı yakalayalım.

Market fiyatlarına gelirsek, gitmeden önce korkutulduğumuz gibi değilmiş. "Ooo öyle pahallı ki her şey, inanamazsınız, peynir ekmek yiyip döneceksiniz!" sözleri arasında gittik Paris'e. Ancak marketleri biz çok normal, hatta uygun fiyatlı geldi. İstanbul gibi bir şehirde yaşamak o kadar pahallı ki, paramızı Euro karşısında üç ile çarpınca bile her şey aynı fiyata geliyor. Misal bir sepet dolusu alışveriş yapıp, 60 Euro verip, üç gün boyunca üç kişi sabah ve akşam yemeği yiyebildik. Ki bu alışverişlerde öyle lüzumsuz şeyler de oldu ki! Bilmediğimiz bir çikolata görüp, denemeden olmaz mı demedik, abuk sabuk kahveler görüp de almadık mı, hep aldık ;)

Ev kiralamanın böyle de bir avantajı oldu. Parislilerin alışveriş yaptığı marketleri, evlerinde yedikleri markaları, kullandıkları malzemeleri görme ve deneme şansımız oldu. biz bu sisteme bayıldık! :)



Market Alışverişi İçin Tavsiyeler

♥ Bizim gittiğimiz tüm marketlerde kredi kartı geçiyordu, bu konuda endişeniz olmasın.

♥ Tursitik mahallelerin marketlerinde fiyatlar çok yüksek, acil olmadıkça oralardan alışveriş yapmanızı tavsiye etmem. Mümkün olduğunda evinizin, otelinizin çevresindeki yerel marketlerden ve mümkünse Carrefour'dan alışveriş yapın ki fiyatları çok uygun.

♥ Carrefour'a giderseniz mutlaka bol bol mango yiyin. İstanbul'da ham ve lezzetsiz olanları 8 TL'ya satılırken Paris Carrefour'larda büyük boy ve olmuşları 1-1.5 Euro. Mangoya doyabilirsiniz, biz öyle yaptık, her sabah birer mango yedik :)

♥ Tüm Avrupa'da olduğu gibi Fransa'nın da jambon ve sosis kültürü muhteşem. Eğer ki vejeteryan değilseniz bu raflar çok ilginizi çekecektir. Çeşit çeşit sosis, jambon, füme et bulmanız mümkün.

♥ Carrefour'dan birkaç defa hazır mikrodalga yemeği de aldık. Daha evvel İngiltere'de yediklerimle kıyasladığımda, kesinlikle açık ara çok daha güzeldi. Bu nedenle Paris'te acil durumlarda hazır mikrodalga yemeği alabilirsiniz, güvenin bana :)

♥ Fransa deyince aklına şarap gelenlerdenseniz, hoşgeldiniz aramıza :) Daha evvel gidenlerden hep duyardık "Şaraplar su parasına, 2-3 Euro'ya şarap alınıyor" diye. Efsane sanırdık, gerçekmiş! Bilhassa Carrefour'da 2 Euro'dan başlayıp, 30-40 Euro'lara çıkan fiyatlı şaraplar var. 2 Euro'luk şaraptan hayır mı gelir diyebilirsiniz, tabiiki hayatınızda içeceğiniz en güzel şarap değil, olması da beklenemez ama bizdeki 20 liralık şaraplardan kat kat daha güzel hepsi. Yine de 5 Euro ve üzeri şaraplardan almanızı tavsiye ederim ;) Kısa Not: Bu Avrupalıların yemek programlarında "Şimdi bir litre şarabı etimize ekliyoruz, güzelce pişiriyoruzz!" modunun 2 Euro'luk şaraplardan geldiğini de anlamış bulunuyoruz :) Aksi halde Türkiye'de olmuş et 60 lira, olmuş şarap 30 lira, yok bir de bir litre şarabı ete dökeceğim, yok yaaa :)

♥ Fırından alacağınız sıcacık baget ekmeğinin yanında farklı Fransız ekmeklerinden de almayı unutmayın, bilhassa yumuşacık ve hafif tatlı sandviç ekmekleri var, nefis!. Fransızların pastane işi başka hiçbir ülkede yok... Adamların kuru ekmeği bile inanılmaz lezzetli... Hele içerisine tereyağı (yerel markalı tereyağları inanılmaz lezzetli, mutlaka deneyin) ve gravyer peynirini yerleştirince tadından yenmez bir sonuç alınıyor, tavsiyedir :)

♥ En önemli tavsiye ise, Türkiye'yi Fransa'ya taşımayın... Evde hep yiyiyorsunuz peynir ekmek ya da bildiğiniz klasik şeyleri. Tatildesiniz, kültürü tanımak için oradasınız, Paris'te kalıyorsunuz... Yeni lezzetler, farklı markalar, değişik peynirler yiyin... Paris'te bir evde kalıp da sabah kahvaltısında peynir, zeytin, domates, ekmek yiyip çay içmeyin bence ;)


3 Eylül 2014 Çarşamba

Paris'te Konaklama: Otel, Ev, Airbnb Konusu - PARİS GEZİ YAZI DİZİSİ #17


Yurtdışı seyahatlerinde hepimizin ilk aklını karıştıran, gözünü korkutan, hazırlık aşamasında en çok zamanını alan ve hatta gezi bütçemizde en büyük kalem olarak endişe yaratan konu kesinlikle konaklama mevzusu oluyor.

Bilhassa metropol şehirlerde hem merkezi, hem temiz, hem güvenli, hem de bütçeyi çok yormayan bir otel bulmak neredeyse imkansız gibi... Benim şuanki konum Paris olduğuna göre bizim yaşadıklarımızı, tecrübe ettiklerimizi, bu sorunu nasıl çözdüğümüzü sizinle paylaşmak isterim.

Paris seyahatimize karar verdiğimizde ilk olarak uçak biletimizi aldık. Ardından büyük dert olan otel bulma işine soyunduk. Bütün tatil sitelerini gezdik, otellere baktık. Şehirde rahat gezebilmek adına merkezden çok uzak bir yer istemiyorduk, temiz ve güvenli de olsun deyince gecelik kişibaşı 80-100 euro+kahvaltı'dan başlayan fiyatlarla karşılaştık. Baktık ki iki kişi 7 gece derken çok pahallı olacak, daha evvelden tanıdıklarımızdan da duyduğumuz ama hiç cesaretlenip de uygulamaya alamadığımız "ev kiralama" mevzusuna giriştik.


Her ne kadar daha önce duymuş olsak da böyle bir derya olduğunu kesinlikle bilmiyorduk. Meğerse son yıllarda herkes bu şekilde dünyayı gezmeye başlamış, biz trene geç bile kalmışız!

Ev kiralama sitelerinden en güvenlisi olarak gösterilen airbnb.com.tr ile ilerlemeye karar verdik. Sistemde Paris yazıp da enter'a basınca karşınıza binbir çeşit, Paris'in dörtbir köşesinde evlerin ampül gibi yandığı bir harita çıkıyor. İşte ondan sonra evlere bakmaya başlıyorsunuz ve aklınızı kaçırıyorsunuz! Birbirinden güzel evler, ister merkezi, ister şehir dışında, ister balkonlu, ister stüdyo tipi, ister villa, ister çok odalı... her çeşit ev veya tekil oda kiralamanız mümkün. Fiyatlarına göre, kurallarına göre pek çok da alternatif mevcut.


Airbnb'de her evin kendi sayfası, ev sahibi ile ilgili bilgiler, evin kuralları, evde kullanabileceğiniz imkanlar gibi her bilgi mevcut. Fiyat ve özellik bakımından istediğiniz evi seçtikten sonra evin müsaitlik durumunu gösteren takvime geliyorsunuz ve eğer istediğiniz tarihlerde müsait görünüyorsa tamamdır, hemen ev sahibine mesaj atıyorsunuz. Bazı ev sahipleri kendi onayına tabii misafir kabul ediyorken bazıları ise her başvuruyu kabul ediyor. Bu konu sadece ev sahibinin tercihine bağlı.

Ev sahibiyle biraz mesajlaşıp, birbirinizden emin olduktan sonra ev sahibi sizin rezervasyon talebinize onay veriyor ve sistemde ödeme kısmına geliyorsunuz. Ödeme şeklinizi seçtikten sonra yaptığınız ödeme Airbnb'nin hesabına geçiyor ve konaklamanızın ilk gününün sonuna kadar onların hesaplarında tutuluyor. Bu tip bir uygulama hem ev sahibine hem de konaklayan kişiye büyük güven veriyor. Bu sayede ilk gün her iki taraf da beklentisini karşıladıysa ve bir sorun yaşamadıysa, paranın transferinin gerçekleşmesiyle hiçbir mağduriyet yaşanmıyor. Olur da bu ilk gün içerisinde memnun kalmazsanız, fotoğraflarını gördüğünüz ve taahüt edilen ev ile ilgili herhangi bir sıkıntı yaşadıysanız Airbnb derhal sizi eşdeğer başka bir eve transfer ediyor. Bu aşamada da sürekli olarak Airbn müşteri hizmetleri ile bağlantıda oluyorsunuz; telefonla, mesajla ya da maille sürekli iletişime geçebiliyorsunuz. 


Ayrıca Airbnb'nin dünyanın her yerinde ev kiraladığını biliyor muydunuz? Biz bilmiyorduk... Her yerde, her ülkede, her şehirde! Türkiye'de bile çok gelişmiş bir sektör olmuş, sırf İstanbul'da bile yüzlerce ev var...

Biz Paris'te BURADA kaldık (Evin linki ayrı pencerede açılır. Kaldığımız evin fotoğraflarını ve detaylarını görebilirsiniz). Paris'teki lüks oteller haricinde sadece bir yatak boyundaki odalardan sonra böyle iki oda bir salon evde bir hafta kalmak rüya gibiydi! Ev sahibimiz Alain bizi ilk gün mis gibi yeni temizlenmiş evinde karşıladı. Standart Paris'in asansörsüz apartmanlarında dimdik 4 kat çıktıktan sonra dilimiz dışarıda bir şekilde Alain'in gülen yüzü çok güzel geldi. Ufak bir sohbetin ardından bize tüm detaylarıyla evi gezdirdi; internet şifresi, kapı şifreleri, yedek anahtarlar, elektroniklerin kullanma klavuzları gibi aklınıza gelebilecek her detayı bize teslim etti. Ardından evden ayrıldı ve biz bu şahane dairede mutluluk içerisinde kalakaldık.

Bir baktık ki bize misler gibi, üzerinde hala dumanı tüten bir kek yapmış, taze meyveler bırakmış ve etrafı taze çiçeklerle donatmış. İşte, hayalimizde kurduğumuz zarif Fransızlar böyleydi! 

Tabiki Alain yanımızdan ayrıldıktan sonra evde ihtiyacımız olan yerleri karıştırdık öncelikle... Mutfak dolapları, malzemeler, tabaklar derken her şeyin yerini güzelce öğrendik. 


Airbnb üzerinden ev kiraladığınızda o evde gördüğünüz, bilhassa yasaklı olarak önceden belirtilmediyse, her şeyi kullanabiliyorsunuz. Misal, Alain mutfaktaki malzemeler dahil her şeyi kullanabileceğimizi belirtti; kitaplar, müzik cdleri, havlular, un, tuz, şeker, içecekler, elektronik aletler, çamaşır/bulaşık makineleri...vs. Ancak biz mutfaktaki un, tuz, şeker, içecek gibi özel malzemelerini kullanmadık, uygun olmayacağını düşündük...

Bu misler gibi tertemiz, hiçbir eksiği olmayan, sokkağın ayrı köşelerinde üç ayrı metro durağının bulunduğu, ulaşım problemi olmayan, sessiz, güvenli, muhteşem evde iki kişi 7 gün boyunca otele vereceğimiz paranın yarısına konaklamış olduk. Ayrıca paranın pis bir otele değil de, çok zarif bir insana gittiğini bilmek de ayrı bir keyif!

Eğer ki yurtdışı ya da yurtiçi bir seyahat planlıyorsanız mutlaka Airbnb üzerinden evlere bir bakın. Hem ev rahatlığında konaklama, hem de uygun fiyata... Daha ne olsun ki! 

Bizi sorarsanız, yurtdışı seyahatlerimizde bir daha asla ama asla otelde kalmayacağız, o kadar memnun kaldık ;)

Airbnb'den Ev Kiralarken Tavsiyeler:

♥ Şehirlerde çok fazla ev ve bölge alternatifi olduğu için ev seçiminize çoook mesai harcamanızı tavsiye ediyorum. Bilhassa sadece sitede yer alan yorumlarla kalmayıp, evin bölgesini internetten araştırmalı, ulaşımı, güvenliği konusundaki tüm detayları teyid etmelisiniz. Hatta evin adresini GoogleMaps'e girip, direkt olarak sokak görüntülerini inceleyebilirsiniz.

♥ Evinizi her detayı göz önünde bulundurarak seçtikten sonra ilanda yer alan ve ev sahibinin yazdığı yasakları-notları inceleyin. Misal evcil hayvan, sigara, giriş-çıkış saatleri gibi tüm detaylarda mütabık olduğunuzu teyid edin.

♥ Ev sahibi ile yazışmalarınızda nazik, açık fikirli olun... Unutmayın ki onun evini kullanacaksınız... Nazik olacağım derken de ihtiyacınız olan bilgileri almaktan çekinmeyin, aklınıza gelen her soruyu mutlaka sorun.

♥ Eve ilk varış gününüzde giriş saatine ve ayrıldığınız gün de çıkış saatine özen gösterin. Ne insanları bekletin, ne de bekleyin...

♥ Her ilanda ev kurallarında da yazdığı gibi, evi nasıl bulduysanız öyle bırakın. Çöpleri atın, bulaşık makinesini boşaltın, tabakları, havluları aldığınız yerlerde bırakın, yatağı toplayın ve eğer ortalıkta çok anormal bir pisliğiniz varsa onları da temizleyin. İnce bir temizliğe gerek yok, zaten onun için parayı ödüyorsunuz ama salonun ortasında çamurlu ayakkabı izi de bırakmayın... Ana fikir, evi eviniz gibi kullanın ;)

♥ Eve vardığınız ve teslim aldığınızda ev sahibinize evle ilgili her şeyi sorun, tüm bilgileri aldığınızdan emin olun. Misal Paris'te çöplerin apartman dışında atıldığı yerin bile şifreli girişi vardı, o bilgiye bile ihtiyacımız vardı...

♥ Ev sahibinize ilk gün şehir ile ilgili, ulaşım, metro, otobüs gibi her detayı sorun. Hatta iletişime açık birisiyse mutlaka restoran tavsiyelerini, gezilecek yer tavsiyelerini de öğrenmeye çalışın.

♥ Ev ya da evsahibi ile ilgili olarak yaşadığınız en ufak problemde hemen Airbnb müşteri temsilciliğiyle irtibata geçin. Hızlı bir şekilde ve çözümle dönüş yapıyorlar.

♥ Gidişiniz sırasında daha uçağa binmeden evvel evsahibinizle mesajlaştığınızda havalimanından eve gidiş konusunda yardım isteyin. Bazı ev sahipleri havalimanı transferi konusunda bile yardımcı olabiliyorlar. Eğer ki böyle bir imkan ya da isteğiniz yoksa havalimanından eve nasıl ulaşacağınız, metro durakları, süre, fiyat, ulaşım alternatifleri hakkında mutlaka bilgisine başvurun.

♥ Eğer ki ev sahibiniz sizi karşılarken ufak bir jest yaptıysa, bizim ev sahibimiz gibi ikram bıraktıysa, siz de çıkış sırasında ona ufak bir jest yapabilirsiniz. Ufak bir kutu çikolata, bir şişe şarap ya da en azından teşekkür içeren bir kart yazıp bırakabilirsiniz.

♥ Anadili İngilizce ya da Türkçe olmayan bir ülkede kalacaksanız ev sahibiniz İngilizce bilmiyor olabilir. Misal bizim ev sahibimiz İngilizce bilmiyordu. İşte bu notkada hem yazışmalarda, hem de karşılıklı konuşmalarda en büyük yardımcınız Google Translate olacak ;) Türkçe/İngilizce girdiğiniz metini derhal Fransızcaya ya da istediğiniz dile çevirip kullanabilirsiniz ;)