28 Şubat 2014 Cuma

Yavru Kedi Mi? Yetişkin Kedi mi?

Herkes yavru kedi, köpek ister. İsterler ki yuvarlansın, oyunlar oynasın, yemek yerken uykuya dalsın... Ancak hayat öyle göründüğü gibi değilmiş, tecrübe ettik, onayladık...

Evimizin güzel bireyleri olan kedilerimiz Pisi ve Çakıl... Pisi, Haziran ayında 2 yaşını dolduracak. Çakıl ise bize geleli 4 ay kadar oldu, yani geldiğinde 2 aylık olduğunu düşünsek, tahmini 6 aylık gibi diyebiliriz. Çakıl'a aşığız, çok iyi huylu, çok oyuncu, Pisi'nin evdeki yanlızlığına ve mutsuzluğuna ilaç olmuş bir melek bizim için. Gelin görün ki laf anlamıyor...Tam bir çocuk...

Pisi ile yetişkin kedi olayına o kadar alışmışız ki... Gel dersin gelir, git dersin gider, hayır nedir bilir, anlar, yasak yerleri ve serbest yerleri bilir, evdeki tüm kural ve düzene alışıktır. Kısırlaştırılmış, yetişkin bir kedi olmasının getirdiği sakinlik ve dinginlik de var üzerinde... Pisi'yi de sahiplendiğimizde yavruydu ama zorluğunu farketmemiştik...

Sözüm biraz da yavru kedi köpek sevdasıyla, illa ki yavru sahiplenmeye takılanlara... Eğer karşınıza yetişkin bir kedi ya da köpek çıkarsa hiç endişe etmeyin, sahiplenin. Size öyle çabuk adapte olacaktır ki, öyle çabuk her şeyi öğrenip, daha da minnettar olacaktır ki siz bile şaşırabilirsiniz... Hem düşünün, zor koşullarda yaşamış, size muhtaç olarak sokaklarda yılları geçirmiş ve yorulmuş bir kedinin, size duyacağı minnet çok daha ayrı olacaktır...

Her ne olursa olsun, bakabileceğinizden eminseniz (!) kedi/köpek sahiplenin. İnsanın hayatına neşe, ruhuna merhamet katıyorlar :)

** Önümüzdeki hafta Pazartesi-Çarşamba ve Cuma günleri yayınlayacağım yazılar, sadece kediler üzerine olacak. Pazartesi günü size Pisi kızımızı anlatacağım, nasıl tanıştık, neler yaptık. Çarşamba günü Çakıl beyden açılacak konumuz. Cuma günü ise ailemizin emektarı, şuan annemlerde kalan Pirinç hanımı anlatacağım sizlere. Pirinç'in hikayesini sona bırakıyorum ki içimizi en ısıtacak hikaye ile haftayı kapatalım :)

26 Şubat 2014 Çarşamba

Kımıl Kımıl - Brrrr!

Ayyy ben uzun tırnaklara katlanamıyorummm :/ Bu tırnak takıntım nereden geliyor bilmiyorum ama ne kadında ne de erkekte, uzun tırnak görmeye dayanamıyorum. Tırnağa bakınca hemen aklıma içindeki kımıl kımıl pislikler geliyor, brrrrr :/ Kendi tırnaklarımı ise takıntılı bir şekilde haftada iki defa(!) dibinden kesiyorum. Hasta mıyım doktor bey?

Erkeklerdeki tırnak uzunluğuna sanıyorum ki herkes takıktır.  Bu konuda araştırma yapsanız,  kadınların yüzde doksanı "Önce ellerine ve tırnaklarına bakarım" diyecektir. Bu anlamda erkeklerdeki sıkıntı ortak nokta... Peki kadındaki uzun tırnağa ne demeli? Ne kadar allasan, pullasan, süslesen de cadı gibi geliyor bana... Ben de ojesiz gezmeyenlerdenim ama kısa olunca problem değil bence, aksine güzel de görünüyor. Hele bir de oje blogları var, sivri sivri rengarenk tırnaklarının fotoğraflarını yayınlıyorlar. Vallahi bakınca bile fena oluyorum, aklımda deli sorular...


* Dokunmatik ekranlı telefonları nasıl kullanıyorlar?
* Bilgisayar klavyesinde yazı yazarken Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yatacak kadar delirmiyorlar mı? Tık tık tık tık tık...
* Bir yerleri kaşınınca, kaşıma sırasında kendilerini yaralamıyorlar mı?
* Lens kullananlar, nasıl takıp çıkartıyorlar?
* O upuzun sivri tırnaklarını nasıl temiz tutuyorlar? Günde kaç defa elini yıkarsan yıka, yine de şehirde yaşıyoruz, gün içerisinde binbir yeri elliyoruz ve bütün gün çalışıyoruz, pis pis...
* Karşınıza birisini almış konuşurken, muhattabınızın aklı dağılmıyor mu, gözü cart kırmızıya boyadığınız, üç santimlik tırnağınıza kaymıyor mu? Hele de mühim bir konu konuşurken, belki bir müşterinize hitab ederken?
* Eşleri/sevgilileri bu konuda ne düşüyorlar? Onlar bu işten memnun mu, yoksa sadece hanımlar mı uzun tırnaklarını beğeniyorlar?

Temizlik ve güzelliğine önem verenler haricinde çok uzun ve sivri tırnaklarııyla bir de ojesiz, törpüsüz tırnaklarıyla gezenler var. Yapmayın hanımlar, ne olur :/ Bari tırnaklarınızı süs aksesuarınız olarak kullanmayacaksınız da kesin dibinden, bir güzel fırçalayın ve temiz temiz gezin...

** Bu yazımda bahsettiğim tırnak tipi, upuzun ve sivri tırnaklardır.


24 Şubat 2014 Pazartesi

Viski'nin V'si

Size işimden hiç bahsetmedim. İki gün önce yaşadığım ve aşağıda sizlerle paylaşacağım olaydan önce kendimle ilgili de ufak bir özet geçmek isterim. Türkiye'de hepinizin adını ve bilhassa soyadını duyduğu bir işadamının sekreterliğini yapıyorum (Asistan diyorlar bana. Ben kendime sekreter demeyi tercih ediyorum). Marmara Üniversitesi İktisat bölümünü bitirip, neden bu işi seçtin? diye soracak kişiler için ileride işimle ilgili daha detaylı bir yazı yazıp, bu meslekte yaşadığım binbir türlü şaklabanlığı anlatacağım, hiç endişelenmeyiniz :)


Geçen hafta Cuma günü telefonda Türkiye çapında, yine hepinizin ismini bildiğiniz bir şirketin CEO'sunun sekreteriyle görüşüyorum. Size büyük bir işadamı olduğu bilgisini neden veriyorum, çünkü piyasadaki büyük işadamlarının ve soyadlı kişilerin, yaptığı işi ve kendini sindirememiş sekreterleri arasında çoğunlukla güç savaşları vardır. Akıllarınca patronunun soyadı ile kendini üçüncü şahıslara karşı güçlü sayarlar, birbirleri arasında yarışırlar... Bütün sekreterler de kesinlikle öyle değildir ama. Ne soyadlı insanların, ne güzel, zarif, olgun ve işini sindirmiş sekreterleri var. Ben de bu yolda durmaya, işimin kalitesinden her zaman patronumun soyadını çıkartmaya çalışıyorum. Malesef ki hanımefendi de benimle hiçbir zaman kazanamayacağı bir savaş içerisinde, kendi kendine debeleniyor.

Yazımın konusu olaya gelmem gerekirse. Hanımefendiye Outlook'dan bir etkinlik daveti atacağım. Şirketlerindeki yabancı bir üst düzey yöneticinin ismini kodluyor, "Viskinin V'si" diyor. Düşünüyorum ki herhalde klasik kodlamalardan sıkılmış, hayatında biraz eğlence istiyor... diyorum ve viskiye gülüp geçiyorum, konuşma bitiyor. Adamın adını "v" ile yazıyorum, mail geri dönüyor, tövbe tövbe! Hanımefendiyi geri arıyorum ve şöyle bir konuşma geçiyor aramızda (Hanımefendinin adı, "S", benim adım da "K" olsun). Konuşmayı yemin ederim ki kelimesi kelimesine size yazıyorum. Komiklik olsun diye bir ekleme, çıkartma yapmıyorum...

K- S hanım, mail geri dönüyor, isimde bir hata oldu sanırım, yeniden kodlar mısınız?
S- K hanım, viski'nin v'si....
K-Yok hala geri dönüyor, anlaşamıyoruz galiba.
S- Yok yok siz beni yanlış anladınız, V ile değil, viskinin Vsi ile yazılıyor.
K- E tamam işte V ile yazıyorum!
S- Yok yok Whiskey'nin W'suyla yazılıyor, W olacak. 
K- Sessizlik...
S- Siz yanlış anlamışsınız beni.
K- S hanımcım, ben olması gerektiği şekilde duyduğum kelimenin harfini Türkçemizdeki harflerden seçtim kendime. Keşke siz de W harfini, kodlamadan direkt söyleseydiniz, endişelenmeyiniz ki anlardım ben. Malum ki Türkçe karakter olmadığı için ayırt etmek zor olmazdı.
S- İlahi K hanım, ben V olsaydı, Van'ın V'si derdim ve biterdi... W olduğu için Whiskey'nin V'si dedim...
K- Tamamdır, teşekkürler, görüşmek üzere! Çaat...
S- ...

Yazarken bile daraldım desem... Allahım biz nerede yaşıyoruz, Türkiye değil miydi burası?  Kimlerle çalışıyoruz, kimler ne paralar kazanıyorlar, maaşlar alıyorlar, beni neden sınıyorsun...


21 Şubat 2014 Cuma

Gecenin İki Buçuğunda

Eskiden yeri geldiğinde sırf dedikodunu yapan ama yeri geldiğinde de canını dişine takarak sana yardım etmeye gönüllü komşuluklar varmış. Hepimizin malumu, artık özel durumlar haricinde komşuluk kalmadı. Ne yalan söyleyeyim, komşularımızı sokakta görsek tanımayız...

Bundan bir ay kadar önce bir Cumartesi gecesi... Eve geç gelmişiz, yorgunluktan hemen uyumuşum. Eşim ise salonda oturmuş, kulaklığını da takmış Playstation oynuyor. Hikayeyi ertesi sabah duyuyorum...

Gece iki buçuk sularında eşim bir tıkırtı duyuyor, kulağında kulaklık olduğu için anlam da veremiyor. Bakıyor ki ses devam, kulaklığı çıkartıp evi dinliyor. Meğerse kapı tıktıklanıyormuş. Ardından kapının zili çalıyor... Gecenin o saatinde binbir türlü şey gelir akla. Ya acil bir durumdur ya da hırsızdır. Hırsız kapı mı çalar diyip gülmeyin bana... Felaket senaryosu ya, hırsız evde kimse olup olmadığını anlamak için önce kapıyı çalıyor olabilir ya da kapıyı çaldıktan sonra açan kişinin kafasına vurup eve girecek olabilir. Eşim çekine çekine kapyıı açıyor, karşısında bir adam... "İyi akşamlar, ben üst kat komşunuzum, iPhone 5s şarjınız var mı?" diyor adam! Sakin karakterli olmayan bir insan, o adamı apartman ortasında döverdi! Benim sakin huylu, sabır timsali kocam, adama bakıp bakıp bakıp "Yok" diyip kapıyı kapatıyor. Mantıklı davranışını tebrik ettim kendisinin. Çünkü aksi halde hiç hoş bir görüşme olmazdı gecenin köründe...

Adam sen deli misin? Gecenin iki buçuğunda kapı çalınır mı.. Hastalık ya da aciliyet durumu yoksa, böyle saçma bir bahaneyle "Merhaba" demediğin adamın kapısını ne hakla çalarsın! Bir de önce tık tıklıyor, baktı sesini duyuramıyor, zili çalıyor! Eskiden bile öyle güzel komşulukların olduğu zamanlarda, gecenin yarısında "Bir fincan un var mı?" diye kapı çalınmazdı herhalde... Nasıl böyle fütursuz oldu insanlar, nasıl böyle saygısız, arsız, edepsiz...


19 Şubat 2014 Çarşamba

Su Kesildi - Gerçek Bahane İçerir

Evimizin bulunduğu İstanbul, Göktürk'te iki haftada üç defa su kesildi. İstanbul'un orta yerinde olur mu böyle şey, derken anlaşıldı ki ana hatlarda problem varmış ama bir türlü yapmayı beceremiyorlarmış... Su "kesintisi" dediğime bakmayın, sabah saatlerinde giden ve gece yarılarında gelen kesintilerden bahsediyoruz. Hani biz bütün gün işteyiz, bir gün duş almasak ölmeyiz vsvs... Ancak çoluklu çocuklular ne yapsın. Hep söyledikleri üzere, kilometrelerce yol yapmayı biliyorsunuz ama bir su boru hattını onaramıyorsunuz, demek gelir insanın içinden...


Dün akşam kapıdan içeriye girdik, standart akşam rutini olarak üst baş değişildi, eller yıkanmak üzere banyoya varıldı ki musluktan "pıs" diye bir sesten başka, beklediğimiz "foş" sesi yok. Bir karalar bağlamalar, "Ahh şimdi ne yapacağız"lar... "Çamaşırları da yıkayacaktım, bulaşık makinesinin de çalıştırılması gerekiyor, ayyyy yerleri de silmek lazımdı" dedim ve durdum... Bir anda farkettim ki bu akşam kendi kendime bahane bulup da iş yapmamak yerine, gerçek bir bahanem olmuştu! "Tühhhh, bak sen, yapamayacağım işleri"... dedim ve kirli tabaklardan görünmeyen tezgahlı mutfağımın kapısını çekip kapattım, yemek de hazırlamamak suretiyle, bir tost ve kahve eşliğinde tüm akşamımı koltukta yayılarak geçirdim. 
                                              
Sabah kalktığımda ise su gelmişti, akşam o mutfağın kapısı açılacak... İş bekler beni.




17 Şubat 2014 Pazartesi

Sponsorlu Yazılar Çok Mu Oldu Ne?

Umarım sevgili blog yazarları bu minik yazımdan alınmaz ama son zamanda yazılara ne oldu? Gerçek içerikli, fikirli, resimli yazılar çok azaldı bu ara... Herkes reklam içerikli yazı paylaşır oldu sanki... Her sabah bakıp da takipçisi olduğum blog yazarlarını gördüğüm ekranda, reklam harici okuyacak yazıları zar zor ayırıp da okuyorum... Bir gün herkeste aynı oje yazısı, bir gün herkeste aynı parfüm yazısı, bir gün herkeste aynı internet sitesinin yazısı...

Bumerang Network üyesi olan blog yazarları doğal olarak kendilerine gelen teklifleri değerlendirip, reklamları yayınlıyorlar. Ben de Bumerang Network üyesiyim, bana da teklifler geliyor ama yayınlamıyorum artık... Sadece bir defa sosyal sorumluluk projesi kapsamında bir yazı yayınladım, o kadar. O da ilk acemiliğime geldi, tam olarak ne yaptığımı ve ne anlama geldiğini, artılarını eksilerini bilmiyordum açıkçası. Bir daha da yayınlamayacağım, ne yalan söyleyeyim...

Bu durum güvensiz ve sadece çıkar odaklı bir iş gibi geliyor bana. Marka, blog sahibine metnini, resmini, videosunu gönderiyor; kopyala, yapıştır ve yayınla... Hani reklamda "Denedim, beğendim, tavsiye ederim" gibi bir durum ya da kendi cümlelerinle anlattığın bir şey de yok. Herkeste aynı metin, üçbinbeşyüzmilyon tane aynı yazıdan düşüyor tek günde. 

Bilemedim ki ben bu işi... Size de söyleyeyim dedim...


14 Şubat 2014 Cuma

Plaza Tavuklarının Asansör ile İmtihanı

Bugün size plaza tavuklarının minik hayatında mühim bir yer tutan asansörlerden bahsedeceğim. Asansörlerin kapısına upuzun bir liste asıp, genel kuralları herkese duyurmak istiyorum ama mümkün değil. İçimde mi kalsın? Asla... Buraya yazarım ve ferahlarım, olmaz mı :)

1- Çağırma Tuşları ve Yönleri: Abiler/Ablalar, asansörlerdeki çağırma tuş yönlerini kavramakta zorluk çekiyorlar. Üst kata çıkacaksan üst ok'a, alt kata ineceksen de alt ok'a basar ve beklersin ama bizimkiler hepsine basıyorlar! Gelen asansöre kızıyorlar bir de "Bu asansörler de eskidi artık, hep farklı yöne giden geliyor!" Beyin mi arasın?

2- İniş-Biniş Sırası: Asansörü beklediniz, geldi, içi insan dolu ve inecekler... Asansörlerde de kural, tüm toplu taşıma araçlarında olduğu ama kimsenin uygulamadığı üzere "inenler önce insin, binenler beklesin ve boşalınca binsin"dir. Malesef ki bunu "yüksek beyinli plaza çalışanları" algılayamıyorlar. İçi dolu asansöre sıkış tıkış binmeye çalışıp, bir de içeridekiler itişe tepişe inmeye çalışırken adamların suratlarına "öfff"lüyorlar! Sen binince,adam nasıl insin ki?!

3- Asansördeki Telefon Sinyali: Asansörlerde çoğu zaman telefonların çekmesi ile ilgili sıkıntı yaşanıyor, bunu da düzenli asansör kullanıcıları biliyor. Telefonla konuşan plaza tavuğu, hattın diğer ucunda sesini duyuramadığı arkadaşına üçyüzbinmilyon defa "Alo?Alo?" diye hunharca bağırır. Kardeşim, kesildi işte! Kabul et, ya sus ve bekle, asansörden inince ses düzelecek ya da arkadaşına asansörde olduğunu söyle ve inince geri ara. Yoook... Alo, Alo, Alo?!

4- Parfüm Zehirlenmesi: İş görüşmesi ya da kendince mühim bir toplantı için üst katlara çıkan ablamız, hem hanım arkadaşlarının kıskançlığını muhteşem(!) kokusuyla arttırmak, hem de beylerin başını döndürmek(!) için asansöre binmeden önce parfüm banyosu yapar. Malumunuz parfüm denen madde, ilk başta çok kokar, alkollüdür ve buram buram peşinizden gelir. Parfümü değil sıkıp, yıkanıp da asansöre binmek ne demek! Zaten omuz omuza bit kadar yerdeyiz, neredeyse sabah ne yediğini bileceğim, bu parfüm durumu nasıl bir saygısızlıktır!

5- Medeniyet demek, Sıra demek: Medeni hayatın her alanının olmazsa olmazı "sıra"dır ama plaza tavuklarının "medeni" olmadığını daha evvel sizlere detaylıca anlatmıştım. Asansörleri bekliyorsun, turnikelerden yüksek sesli bağırış ve kahkalarla bir grup geliyor, onlar da asansöre binecekler... Tam onlar geldiğinde asansör de "binnnnng" diye geliyor ve koca grup bir çırpıda asansöre binip kapasiteyi dolduruyorlar!  Sen neredesin mi? Sıra bekliyorsun...

6- Tuşlara Bir Daha, Bir Daha Basmak: Abinin/Ablanın işi aceledir, asansörün doğru çağırma yönlü düğmesine basmasına rağmen asansör bir türlü gelmemektedir. Önce sinirle yürümeye başlar koridorda, ardından gide gele çağırma düğmesine bir daha bir daha basmaya başlar. Sanki çok basınca, çok geliyor!

7- Arkadaşa Yer Tutmak: Kuzu kuzu asansöre binmiş, üst katlara doğru yolculuğunuza başlayacaksınız. Tam kapı kapanmak üzereyken aradan bir el sokulur ve otomatik olarak kapılar yeniden açılır. Açılan kapının önünde bir başka abla/abi "Bir dakika, arkadaşım geliyor" der ve arkadaşına "Tuttum ben asansörü" diye bağırır. Arkadaşı, diğer arkadaşıyla ileride yaptığı konuşmayı bitirir, salına salına turnikelerden geçer ve asansöre biner. Bu esnada uzun süre açık kalmaktan dolayı uyarı sinyali veren asansör ciyak ciyak bağırarak kapılarını kapatır. Ya yetişirler ya d a"Kapı da kapanıyor, arkadaşım da yetişemedi, neyse bir sonrakine bineriz" der ve kapıyı bırakır. Boşuna bekledin yani...

8- Bağıra Bağıra Konuşmak: Yukarıdaki başka maddelerde de belirttiğim ve hepimizin de bildiği üzere bit kadar bir yerdir asansör. Beraber bindiği arkadaşıyla bağıra bağıra konuşmak niyedir?!! Birbirinizi duyamıyor musunuz, kulaklarınız mı hasta, çığlık atmadan gülemiyor musunuz? Her şeyi geçtim, ben senin kulağının dibinde çığlık atarak kahkaya boğulsam, nasıl olur?

9- "Kadınların Sıradaki Önceliği" Takıntısı: Kalabalık bir kadınlı erkekli grup asansör bekliyor. Gelen asansöre binmek üzere "hanımefendiler" hemen öne atılıyorlar, erkeklerden önce binmeye çalışıyorlar. Böyle bir önceliği kim verdi sana? Arabanın kapısını açacak, sigaranı yakacak, kapıyı tutacak, yolda öncelik verecek kişi başkası olacak, çalışma arkadaşların değil! Çalışma ortamında eşitsiniz, onların hakkı ne ise seninki de o... Kadın değilsin orada, çalışansın ve sadece insansın...

Bu sirk ortamında biz ve bizim gibiler mi ne yapıyor? Durumu kabulleneli çok oldu...



12 Şubat 2014 Çarşamba

Kötü Ruhlarının Cehennemindekiler

Ağzıma dahi almak istemediğim vahşeti hepimiz biliyoruz... Günlerdir içerisinde yaşıyor, gece uykularımızda kabuslar görüyoruz... Artık üzerine konuşacak bir kelimeye dahi gerek duymuyorum... Bu gördüğümüz Türkiye'de ve Dünya'da hayvanlara yapılanların sadece binde biridir, sadece bilgisayar ekranımıza denk geldi de haberimiz oldu... Bu kötülükteki bir insan ruhu, bugün kediye işkence ediyorsa, yarın çocuğa, öbür gün yetişkine işkence eder!

Ben bu konudan yola çıkarak, böyle kötülükler yapabilen insanlar hakkındaki birkaç fikrimi paylaşmak istiyorum sizlerle. Bu fikirlerim kesinlikle "Psikolojisi bozuk, ondan böyle davranıyorlar, psikolojik olarak düzgün olan insan böyle yapmaz, tedavi edilse düzelir, o da insan, böyle olmayı o seçmedi....bıdı bıdı bıdı" değildir! Bu düşünce şeklini benimsemem mümkün değil... Böyle düşünen insanlar, aynı şeyi çocuk katili terörist için de düşünüyorlar mı? Ya da işkenceci katiller, sapıklar, tecavüzcüler için? Onlar yargılansın, değil mi? Halbuki sizin düşüncenize göre onların da psikolojisi bozuk, onlar da böyle olmak istemezlerdi...

Benim tek kabulüm şudur ki "Bazı İnsanlar Sadece Kötüdür"... İyi insan olmaktan bizler övüç duyabiliyorken, aksi şekilde kötü insanların da varlığını kabullenmek bu kadar zor olmamalı... Kötülük yapan insanların kötü olduğunu, hem bu dünyada çekmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Böyle kötü bir ruhla yaşamak ne kadar zordur düşünsenize, kendi kendilerinin cehennemindeler... Hem olaya şöyle de bakabilirsiniz ki, kendi kötü ruhlarının cehenneminde yaşamaktan dolayı da psikolojileri bozuluyor olabilir, kim bilir? Her gün içten içe kötülükle kavrulmak, her saniye o cehennemde yanmak...

Kötülerin ülkemizdeki kanunlarla doğru şekilde yargılanabilmesi için sen de sesini duyur!


***** HAYTAP'ın açıkladığı resmi gösterin gün ve saatleri Türkiye geneli için şöyledir:

İstanbul Nişantaşı
Yer : Nişantaşı Kedili Sanat Parkı
Tarih: 16 Şubat 2014
Saat : 13.00
******************************
İstanbul Galatasaray Lisesi Önü
Yer : Galatasaray Lisesi Önü
Tarih: 16 Şubat 2014
Saat : 14.30
***************************
İstanbul
Yer : Kadıköy - Boğa Heykeli
Tarih: 16.02.2014
Saat : 15.00
*********************

Kayseri Eylemi
Yer : Kayseri ALMER Önü
Tarih: 16 Şubat 2014
Saat : 12.30

********************
Muğla - Ortaca
Yer : Ortaca Belediyesi Yanı, TÖREN ALANI
Tarih: 12 Şubat 2014
Saat : 17.00

****************************
Bartın
Yer : Cumhuriyet Meydanı
Tarih : 16.02.2014
Saat 14.00
**********************
Ankara
Yer : Sakarya Cad: Kızılay - Caddesi
Tarih :15.02.2014
Saat : 14.30
**********************
İzmir
Yer: Konak YKM Önünden Toplanma-Cumhuriyet Meydanı Üzerinden Gündoğdu
Meydanına Yürüyüş ve Basın Açıklaması
Tarih: 16.02.2014
Saat: 13.30

************************************
Antalya
Yer : Sarampol Kapalı Yolu Halk Bankası Önü
Tarih : 16.02.2014
Saat : 13.00
************************************
Eskişehir
Yer : Adalar Migros Önü
Tarih : 16.02.2014
Saat : 13.30
*************************
Bandırma
Yer : Cumhuriyet Meydanı
Tarih : 16.02.2014
Saat : 13.30

*************
ÇANKIRI
Karatekin Parkı
Saat 15.00
16.2.2014 PAZAR
*******************
Trabzon
Yer : Meydan Parkı
Tarih : 16.02.2014
Saat : 13.00
*********************
Çanakkale
Yer : İskele
Tarih : 16.02.2014
Saat : 15.00
******************
Adana
Yer : Atatürk Parkı.
Tarih : 16.02.2014
Saat : 14.00
*******************
Konya
Yer : Zafer Meydanı
Tarih : 16.02.2014
Saat : 16.00
*******************
Bodrum
Yer : Belediye Meydanı
Tarih : 15.02.2014
Saat : 13.00
*******************
Bitlis - Tatvan.
Yer : AVM Önü.
Tarih : 16.02.2014
Saat : 13.00
********************
Malatya
Yer : Malatya - Eski Belediye Binası Yerine Yapılan
Emekliler Parkı.
Tarih : 16.02.2014
Saat : 12.00
*************************
BURDUR
Yer : Cumhuriyet Meydanı.
Tarih : 14.02.2014
Saat : 15.30
***************************
Batman
Yer : Atatürk Parkı.
Tarih : 16.02.2014
Saat : 13.00
****************************
Tekirdağ.
Yer : Tuğlalı Park.
Tarih : 16.02.2014
Saat : 14.00
*****************************
SİLİVRİ
16 ŞUBAT SİLİVRİ SAHİL SAAT 13:00
***********************************
BURSA
15 ŞUBAT - SAAT 17.00
SEYREKÜSTÜ MEYDANI
**********************************






10 Şubat 2014 Pazartesi

Efektsiz Çıkmam Abi

Mevsimin gün ışığını görebildiğimiz ilk sabahtan günaydın! Bu sabah ofise doğru yürürken ilk defa güneş vurdu yüzüme...

Dün akşam kendimi koltuğa uzatıp dinlenirken biraz cep telefonumu karıştırdım. Ne zamandır Google Play Store'da gezinmemiştim (Android işletim sistemli cep telefonu kullanmayanlar için not düşmek isterim; iPhone telefonlardaki AppStore'un benzeridir, cep telefonunuza bir sürü uygulama yükleyebilirsiniz). Uygulama sayfalarında uzun uzun turladım, daha evvel indirdiğim uygulamalara istinaden önerilerde de bulunuyordu. Kendime birkaç oyun ve farklı uygulamalar indirdim, iyi oldu. Ancak listelerde gezinirken onu farkettim de her yan fotoğraf filtresi uygulaması dolmuş! Talep büyük demek ki, farklı farklı şirketler birbirinden farklı uygulamalar çıkartmışlar. İçlerinde yüz pürüssüzleştirici, "bebek gibi kız" etkisi yaratanlar bile var!



Çoğumuz Instagram'daki filtreleri çoktan kullanır olduk zaten. Çektiğimiz dandik fotoğrafı efektlerle kolaycacık havalı bir hale getirmek çok hoşumuza gitti. Bir yandan da bu filtreler, kendimizin, arkadaşlarımızın, sevgilimizin, eşimizin fotoğraflarını da onları "daha güzel" "daha yakışıklı" "daha pürüssüz" göstermenin de yolu oldu bize. Hatta çoğumuzda "makyajsız, şapkasız çıkmam abi" der niyetine, "filtresiz, efekstiz görünmem internette" durumu da baş gösterdi. Ben de kullanıyorum... Kendi fotoğraflarımı paylaşmıyorum ama sağda solda çektiğim fotoğrafları şipşak efektlerle paylaşabiliyorum.

Bu yazının "Özü, sözü, sonu, özeti nedir kardeş?" derseniz, "Bilemedim ki" derim... Bir yandan kullanıyoruz ama bir yandan da dışarıda durup bakınca çok saçma bir durumdayız. Haaytımı bu anlamda da mı sadeleştirsem acaba?

Hepimize çook güzel bir hafta olsun, bir de hava hep böyle güneşli olsun, olmaz mı :)

7 Şubat 2014 Cuma

Blog Hırsızı Var!

Hepimizi ilgilendiren bir konu var ortada, blog hırsızı! Hepimizin gözü gibi baktığı, her cümlesinde, fotoğrafında emeğimiz olan yazıları izinsiz bir şekilde çalan bir blog söz konusu; HIRSIZ'a Bakın...

Sabah kahvemle beraber farklı blogları okurken denk geldim bu konudan dert yanan yazılara. Hemen herkes gibi ben de gidip şikayet ettim bu hırsızı. Ardından sevgili Bademle Buduk (TIK TIK) Facebook sayfamdan beni uyardı, benim de çalınmış yazılarımın linklerini gönderdi... Ne kadar üzücü...

Bu konuyu yaymakta fayda olduğunu düşünüyorum. Sayfada o kadar çok yazı var ki, kesinlikle eminim ki sizlerin de yazılarını çalmıştır... Bu kişiyi elbirliği ile şikayet edelim derim:

Şu linke tıklayalım: TIK TIK
Açılan sayfadaki kutucuğa şu adresi kopyalayıp yapıştıralım ve Gönder'e basalım;
http://modagunu.blogspot.com.tr/
http://modadukkan.blogspot.com.tr
http://anlikmoda.blogspot.com.tr
http://dunyammoda.blogspot.com.tr
http://modadays.blogspot.com.tr

http://merkezmoda.blogspot.com.tr





Zam Dönemi

Malumunuz çoğu işyeri için yeni senenin ilk ayı zam dönemidir. Eskidenmiş güzel günler... Eminim sizler de şundan yirmi sene önce çalışanların hikayelerine denk gelmişsinizdir. Özel sektörde iyi bir şirkette çalışıyorsan senede iki defa zam, yılbaşında ve bayramlarda ikramiye, çikolata, hediye eksik olmazmış, şirket yemekleri eşli, kutlamalar gösterişli olurmuş... Büyük ihtimalle standart Türk kafası durumuymuş, kapitalizmi ilk başta pek çözememişler, ardından kurdu olmuşlar.

Günümüzde ise ya senede bir defa enflasyon oranı ya da hiç zam yok. Bir de o zammı yaparken bile "Piyasa o kadar kötü ki, bunu bile yaptığımıza şükredin" tavrı yok mu, insanı öldürüyor. Haftada beş gün, günde on saat çalışan başkasıymış da bana hayrına para veriyormuş gibi sanki...


Evet bizim şirket de bir zam dönemini daha atlattı bu ay itibariyle. Ne gördük derseniz "Nutella'ya gelen zamdan daha az" desem hem oburluğumu hem de zam konusundaki sıkıntımı tek cümlede dile getirmiş olabilirim :) Yüzde yedi nokta küsür küsür küsür... İnsan yüzde sekize tamamlamaz mı? Yook...  Şimdi bir de haberlerde sizler de görmüşsünüzdür ki Ocak ayı enflasyonu, sigara fiyatlarından dolayı yanlış hesaplanmış (sepetteki pinpon topu falan derken, karıştı akılları tabi---bakınız, enflasyon sepetindeki pinpon topu). Bunun sonucunda senelik enflasyon da yedi nokta küsür küsür küsür olmuş. Düşünüyorum ki aldığım zamma itiraz mı etsem, yüzde sıfır nokta küsür küsür kadar eksik aldığım oranı talep etsem mi, baştan beri tamamlamadıklarını, ben mi tamamlatsam acaba? Herkes bir ayrı pislik derdinde ya, ben de ufacık boyumla kalkışsam mı bu işlere... 

Birileri bizimle oyun oynuyor ama kim, bilemedim? Herkes mi acaba? Biz aldığımız abidik gubidik maaşlarla, ite kaka borç ödeyerek sahip olduğumuz ev ve arabalarla uğraşırken, hem devlet hem de işverenlerimiz, arkamızı döndüğümüz anda pinpon mu oynuyorlar, çok mu eğleniyorlar acaba?

Ben eğlenmiyorum...


5 Şubat 2014 Çarşamba

Meksika'dan Evimize

Geçen sene ofisimizde 8 ay boyunca Meksikalı bir eğitim danışmanını ağırladık. Patronumun bizzat misafiri olunca ben de bu süre boyunca elimden geldiği kadar kendisine destek oldum, sohbet ettim, yardımcı oldum. Sonunda ne oldu derseniz, bizim işteki standart durum olan "sıkıldım senden, kovuldun" durumunu yaşadı... Bunu normal bir davranış olarak görmemeniz normal ama bizim patron böyle... Kendisinden ileride daha detaylı bahsedeceğim sizlere :)

Bu Meksikalı'dan bize ne, derseniz. Kendisi Meksika'nın Mazatlan şehrinde (Ben de nerede olduğunu bilmiyordum, öğrendim) ve New York'ta yaşıyor. Tam bir dünya insanı. Çalışma hayatı boyunca dünyanın pek çok farklı ülke ve şehrinde yaşamış, kültürleri içine çekmiş, insanlarını tanımaya çabalamış. Bu karakteri sonucunda bizimle çalıştığı dönemde benimle de çok iyi bir ilişki kurdu. Her gün karşılaştığımızda "Kedilerin nasıl?" diye bile sorup, cevabımı heyecanla dinlerdi, farklı konularda uzun sohbetler ederdik. Her gün aynı heyecan ve dinamik tavırla güne başlayan, fiziksel hareketleri dahil olmak üzere enerji dolu bir insandı.

Tamamdır adamın nasıl birisi olduğunu anladık ama halen "Bize ne" kısmına gelemedik, derseniz :) Bu beyfendi bizimle çalıştığı dönemde ayın 10 gününü Mazatlan'da geçirir, ardından 3 haftalık aralıksız çalışma maratonu için Türkiye'ye gelirdi. Türkiye'ye döndüğü bir seferde sabah yanıma geldi. Elinde kocaman bir poşet. "Yeni evinde eşinle beraber çok güzel bir hayatın olsun. Meksika'da adettir, yeni taşınan kişinin evine hediye götürülür. Ben ve eşim de senin için Meksika'dan bunu getirdik. Kırılmasın diye bavula bile koymadım, elimde taşıdım ama gümrük memurları bu işi sevmediler, her ülke girişinde gümrüğe takıldım. Bu nedenle hediye paketi defalarca açılıp kontrol edilmekten dolayı yırtıldı, kusuruma bakma" dedi (3 hafta evvel taşınmıştım ve bunu biliyordu) ve elindeki kocaman paketi bana verdi. İnanamadım... Hani Meksika'da böyle bir adet olması ayrı bir şaşkınlık konusu. Onun dışında da taaa nereden koca paketi taşımış (taaa derken inanın, 4 aktarma ile geliyor İstanbul'a). 

Hemen paketi açtım ve Meksika kültürüne özel, el boyaması porselen bir iguana çıktı. Bu iguanamız, evimize gelen bazı arkadaşlarımıza korkutucu gelse de benim için anlamı çok büyük. Dünya üzerindeki (ülkesi mühim değil) zarif, düşünceli ve pozitif duruşlu insanları hatırlatıyor bana. İguanamız baş köşemizde duruyor, evdeki hiçbir şeyin tozunu almadığım kadar iyi bakıyorum ona :)









3 Şubat 2014 Pazartesi

Ne Zaman Bu Kadar Kötü Olduk?

Günlerden Cumartesi... İstanbul, İstinye'de bulunan İstiye Park Alışveriş Merkezi'nin yanından inen yokuşun başı... Yerde yüzüstü yatan bir adam, etrafa saçılmış simit tezgahı, adamın çenesi yerde ve ağzında kan var, kalkamıyor yerden... Yanından geçerken yavaşlamamıza rağmen, durmadan geçip gidiyoruz... Birkaç araba hemen duruyor, yardıma koşuyor, her şey ağır çekim... Ne zaman bu kadar kötü olduk biz? Sadece eşim ve ben mi bu kadar kötüyüz, yoksa hepimizde endişeler ve korkular nedeniyle kötülük mü başladı? Bu yazıyı biraz da vicdan azabıyla, kendime kızmışlıkla yazıyorum...

Arabamız ve yardım etme imkanımız olmasına rağmen durmadık... Neden? İmkanı (maddi değil kastım; sağlığı, arabası ve zamanı olmak anlamında) varken, yardıma ihtiyacı olan birisine neden yardım etmedik? Çünkü korkularımız, güvensizliklerimiz var... Akşam haberlerinin yüzde sekseni şehir hayatındaki hırsızlıkları, cinayetleri ve sömürüleri anlatıyor hep. Korkuyoruz... Her şeyden... Birisi yol sorsa, korkuyoruz cevap vermeye. O kadar korkar olduk ki dolandırılmaktan. Çünkü hep dolandırılıyoruz...

Yerde yatan adamı görünce yavaşlayan eşime "Durma lütfen" dedim! Ben dedim... Çünkü, bu bir düzmece olabilir, ağzındaki sahte kan, simit tezgahı tamamen vicdan sömürüsü olabilir... Aceleyle arabayı çekip, yardım etmeye koştuğun sırada anahtarını üzerinde bıraktığın aracını, ileride saklanmış bekleyen bir arkadaşı alıp kaçabilir, belki budur plan. Ya da daha basit bir şekilde, yardım etmeye yanına gittiğinde "Yok bir şeyim, iyiyim ama simitlerim ziyan oldu, satamayacağım, akşam eve para götüremeyeceğim" diyecek ve cebinde yalansız dolansız alın terinle kazandığın tüm parayı adama vereceksin. Bir bakacaksın ki adam iki gün sonra yine o çevrede, aynı durumda... Tıpkı daha evvel annemin yine İstinye civarında başına geldiği gibi... Işıkların kenarında dağılmış ayakkabı boyası çantasının başında hüngür hüngür ağlayan bir çocuk görüyor... Annem hemen duruyor, ne olduğunu soruyor. Gözlerini kocaman büyüten çocuk, ağlayarak "Çantama çarptılar, hepsi kırıldı, ben şimdi nasıl para kazanacağım" diyor. Elinden gelen herkese yardım etmeye kendini adamış annem de tesadüfen cebinde bulunan, talaffuz edemeyeceğim bir miktar parayı çıkartıp çocuğa veriyor "Üzülme, al bu parayı, git boyalarını yenile, paranı kazan" diyor. İki gün sonra, aynı yerde, aynı çocuk, aynı gözyaşları... 

Ne zaman hırsızlar bu kadar kötü oldu, ne zaman bizler bu kadar kötü olduk.... İçimde büyük vicdan azabı "Ya o adam dolandırıcı değildiyse ya gerçekten ayağa kalkabilmek için ihtiyacı vardıysa..." Biz ona yardım etmedik...