31 Ocak 2014 Cuma

Yeni Yayın Takvimi ve Değişiklikler

Yayınladığım yazıları düzenli takip edenleriniz farketmiştir ki artık her gün yazı paylaşmıyorum. Yetişemedim... Bir yandan mevcut işinde 10 saat çalış, bir yandan bütün blogları takip etmek, bir yandan da logo tasarımı öğreneceğim diye Adobe Illustrator programına gömüldüm, derken yetişmedi...

"Blog dünyasına giriş aşaması"nı geçtiğimi, artık tüm keyfiyle içerisinde olduğumu hissediyorum. Bu nedenle sizler de farketmişsinizdir ki blog sayfamı biraz ferahlatmak adına görünüşünü değiştirdim, kendime en sevdiğimden bir logo yaratmaya çalıştım. Logoya eklemek üzere birkaç şey daha var aklımda ama içime sindirerek, acele etmeden hazırlayayım istedim. Yeni logomuzdaki kedi, "Melek Olmuş Bir Kedi" değil, "Tüm Kediler Melektir" sembolüdür, yanlış anlaşılmasın lütfen, üzülürüm vallahi...

Yayın takvimi konusuna gelince; düşündüm ki hem sizi her gün yeni yazıyla yormayayım hem de bu blog yazma işini kendime günlük mecburiyet haline getirmeyeyim, sizler de benden sıkılmayın istedim. Malum büyük televizyon yıldızları(!) bile öyle diyor "Üç sezondur televizyonda yüzüm eskidi, biraz ara vereceğim" Peehh :) Tam da bu sebeple artık haftada üç yazı yayınlamaya başladım, Pazartesi-Çarşamba-Cuma günleri sabah 10.00'dan önce yeni yazı yayında oluyorum. 

Bu yazımız bazılarımıza lüzumsuz gelebilir ama son durumumu size bildireyim istedim. Bir de madem samimiyiz, yazacak bir şey bulamadım bugün, çaktırmayın :))

Tüm destekleriniz için çok teşekkürler! İyi ki blogger olmuşum anacığım!

Sevgilerimle.


29 Ocak 2014 Çarşamba

Blog Deposu'ndan "En İyi Blog" Yarışması

Blog Deposu'nun yeni yarışması başladı! Bir önceki yarışmadaki "Kim daha çok oy alırsa" mantığının yerine bu sefer jüri sisteminin seçilmesini çok sevindirici buldum. Blog Deposu'nun resmi açıklamasını, ödülleri ve ilgili linkini aşağıdaki metinde görebilirsiniz. Hepimize bol şans :)


En İyi Blog Yarışması

Merhaba sevgili Blog Yazarları.! Yeni yarışmamız olan, "En İyi Blog Yarışması" yakında başlıyor. Blog sayfalarınızın daha geniş kitleler tarafından duyulması, kalıcı bir takipçi kitlesi edinmesi ve siteler arası link trafiğini artırmak adına düzenlediğimiz etkinliklerden biriyle daha karşınızdayız.

Yarışma Ödülü

Dereceye girecek olan ilk 6 Blog, sol tarafta görmüş olduğunuz sponsorlarımız alanında sitelerine direkt olarak 2 ay boyunca ücretsiz link kazanacaklar.. Yarışma birincisine extra olarak jüri üyeliği verilecektir.

Yarışma Oylaması
Yarışmamızın kazananlarını "Blog Deposu Jüri Üyeleri" belirleyecektir. Yarışmaya katılan her blog, jüri üyeleri tarafından 10 tam puan üzerinden derecelendirilecektir.

Yarışmaya Nasıl Katılırım
Yarışmaya katılmak isteyen blog sahipleri, önce bu yarışmayı sayfalarında duyurup, yayın içerisinde link verdikten sonra (SAYFAYA GİTMEK İÇİN TIK TIK) paylaşım yaptığı sayfa linkini alttaki yorum alanına bırakmalıdır.
Herkese bol şans.. http://blogdeposu.blogspot.com/

Bebek Bezi Mevzusundan Bana Ne ise...

Eşimle şuan ailemize yeni bir birey katmak için çok erken olduğunu düşünüyoruz. Tabiki çevremizdeki arkadaşlarımızın, ailelerimizin bebeklerini sevmekten geri kalmıyoruz. Hepsine güzel, mutlu ve sağlıklı ömürler olsun!

Daha evvelki yazılarımda da hep dedim ya Google amca beni seviyor. Diyet reklamlarından bebek bezi reklamlarına döndük. "Bari sarımsak çayı ile kilo verdirtemedim, yağlar boşa gitmesin, çocuk doğursun!" dedi ki hep bir bebek bezi reklamı görür oldum. Bu bezler standart market bezi olmadığı için ilgimi çekti asıl. Daha evvel de konuyu biliyordum ama detayları konusunda fikrim yoktu, bu sayede araştırma fırsatı yakaladım. Aranızda mutlaka güzel anneler ve anne adayları vardır, belki çorbada benim de bir tuzum olur diye düşündüm.

Bahsi geçen bezler yeniden kullanılabilen, yıkanabilen, organik malzemelerden üretilmiş ve hiçbir kimyasal madde içermeyen bezler. Bu sayede hem paketlerce beze para harcamak zorunda kalmıyorsunuz, hem de güzel bebeğinizi kimyasallardan koruyorsunuz. Ayrıca ek not olarak söyleyeyim, bezler çok güzel görünüyorlar! Üzerlerinde çizgifilm karakterleri, desenler, renkler, binbir çeşit...

Normalde Amerikalı ve Avrupalı bloglarda gördüğüm bu bezleri Türkiye'de üreten ve satan Türk markaları da piyasaya girmiş. Bu da ayrı bir sevindirici; demek ki Türkiye piyasasında da böyle bir talep var, ne mutlu!

Eğer sizin de bu tip bir arayışınız var ise Google'da "Yeniden Kullanılabilir Bebek Bezi", "Cloth Diaper" gibi aramalar yaparsanız, hem markalara hem de birbirinden farklı modellere ulaşabilirsiniz.

Bebeğim olsaydı, denerdim mutlaka :)


27 Ocak 2014 Pazartesi

Vitaminsizlikten Oluyor Hep

Bu haftaya çok da keyifli başlamadım... Sorsanız bundan sonra "Yeni hafta, yeni başlangıçlar, yeni şanslar! Haftaya güzel başla ki, o da sana güzel davransın!" fikriyle yaşayacaktım, yalan! Pazartesi sabahı bir mutsuz, bir yorgun uyandım ki anlatamam... Benim çelişkim şöyle... Size anlatmak isterim...

Şimdi yeni trend var ya, vücudunuzun doğal saatiyle yaşayın, canınızın istediği doğal besinleri tüketin, öğünlerinizi doğal ve mevsimsel olarak vücut saatinize göre yiyin, güneş ışığına göre uyuyun uyanın...vs. Yani işin özünde diyorlar ki bedeninizin orjinal yaratılış dinamiğinde yaşayın. Nasıl mümkün olacak ki??


Sabah 06.00'da uyanıyorum. Tahmin edersiniz ki, gece yarısı gibi, karanlık. Şuan ezan bile 06.30'a doğru okunuyor, düşünün... Evdeki ışıkların ancak yettiği karanlıkta, ağır uykunun derinliklerinden kendimi sürükleyerek kaldırıyorum yataktan. Temizleniliyor, makyaj ve saç baş toplamasının ardından giyiniyorum. Bu yukarıda bahsettiğim doğal sisteme uygun yaşayışı öneren doktorlar, malesef ki sabah kahvesini de önermiyorlar... Sabahın o saatinde nasıl uyanayım başka türlü, ısıtıyorum büyük bir bardak kahve! Sabah haberlerine bakarak kahvemi içiyorum. Saat 07.00 olunca da işe gitmek için evden çıkıyoruz... Ufak bir hatırlatma, hava hala karanlık... Ben ne anladım bu günden? Evimizi aydınlıkta bile görmüyoruz, güneş ışığı deseniz, zerresi bile değmiyor tenimize. Akşam deseniz, ofisten 18.00'de çıkıyorum, hava yine karanlık... Eve geliyorum, ışıklar açılıyor... Uzun koşturmacalar ardından yatmadan önce 1-2 saat dinlenme fırsatımız oluyor.

Yaratılış dinamiğimize çok aykırı olan bu standart sistem sonucunda verimsiz günler, mutsuz ve sinirli bireyler, birbirinden farklı sağlık problemleri yaşıyor olabilir miyiz? Sonucunda böyle sinirli oluyorum işte :/ Dediğim gibi, güneş ışığı görmeyip, vitaminsizlikten oluyor hep bunlar!





24 Ocak 2014 Cuma

Zenginlik Göstergesi: Sismanlık

Eski zamanlarda yaşamak varmış, ne kıymetimiz bilinirdi! Malumunuz eskiden kadının etlisi makbulmüş. Ben de en makbulünden olurmuşum vallahi :) Etli kadın hem daha kadınsı, hem sağlıklı ve doğurgan, hem de bolluk içinde olarak görülürmüş.

Şimdi hem kiloluyuz, hem de paramız yok, ne yaman çelişki!



Eskiden olsa öyle mi olurdu... Salına salına yürür, hatta gurur duyardık kilolarımızla. Büyük ihtimalle de kiloluyuz ve zenginiz ya, bizi ne prensler ne krallar isterdi! Bir bereket, bir bolluk yaşar giderdik :)

Günümüzde ise şişmanlık, fakir hastalığı oldu malumunuz. Bilhassa Amerika'da en ucuz yiyecekler, sağlıksız olanlar... Pek kadın bilmeyiz ki bolluk bolluk bolluk içerisinde yaşıyor ve kilolu... Aksine, hepsi kemik üstü deri...

Bu da modadır geçecek, bizler için de günler gelecek, tüm bu modalar geçip mevzu özüne dönecek ve yeniden kıymetleneceğiz :)





22 Ocak 2014 Çarşamba

Hayalleriniz Sizi Korkutmuyorsa...

Bugün internette denk geldim, yazım için ilham almasam olmazdı "If your dreams don't scare you, they aren't big enough" "Hayallerin seni korkutmuyorsa, yeteri kadar büyük değillerdir". 


Ülkemizde kültür olarak malesef ki bu fikir pek geçerli değil.. Pek hayal kurmamalısın, hayatta kalmaya çalışsan yeterlidir, hayallerin gerçekleşmezse sonra çok üzülürsün, sanki gerçekleştirebileceksin, uçmuşsun yine hayallerle yere in gibi sınırlamalar var bizde.

Aslında hayal dediğimiz şey, uçuk olmalı, yapması zor olmalı, belki imkansız olmalı, bizi korkutmalı... Bu sayede hayal olur, aksi halde hedef ya da plan olmaktan öteye geçemez. Planlar, hedefler güzeldir ve mutlaka olmalıdır ki o ayrı. Ama hayaller, yaşam enerjisi verir, hedeflerimizi belirler, bizi motive eder.

Dünya çapındaki büyük işlerin (bilhassa yaratıcı işlerin), çok büyük hayallerle, imkansızlıklarla gerçekleştiğini unutmamak gerekli. Ülkemizde böyle yaratıcı ve büyük işlerin çıkmama sebebini ise ben tamamen buna bağlıyorum. Özgür, rahat beyinlerimiz yok malesef... Hep kısıtlamalar, hep imkansızlıklar, hep baskılar...

Üzerimizden toprakları atıp, hayal kuralım. Öyle hayallerimiz olsun ki, gerçekleştirmeye çalışmak bile bizi korkutsun...

20 Ocak 2014 Pazartesi

Evde Dünya Haritası

Sizler de pek çok blogda denk gelmişsinizdir "Evde Dünya Haritası" fikrine. Evinizin istediğiniz duvarına büyükçe bir dünya haritası asıyorsunuz, ister kendiniz, isterseniz de tüm ev ahalisi olarak gezdiğiniz yerleri üzerinde işaretliyorsunuz. Arzu ederseniz üzerine notlar, fotoğraflar iliştiriyorsunuz...


Eşimle beraber bu fikir çok hoşumuza gitti. Hem gezmeyi çok seviyoruz, hem de anılarımızı not almayı, biriktirmeyi ve zaman zaman hatırlamayı... Haydi biz de yapalım, dedik. Dedik de, evimizin dekorasyonuna ve bizim zevkimizi göre bir harita bulamadık. Bu araştırmada zorlasanız bile ancak siyasi ve fiziki harita kadarsınız şu hayatta :) Tamam, asacağımız harita bir nevi siyasi harita olacak ama sınıf duvarına asılan gibi de olmamalı, bir tasarım içermeli bizce. Standart davranışımız olarak Google amcamıza sorduk, Göster bize harita görsellerini, dedik. Sonuçlar ya kopyalamamızın yasak olduğu tasarımlardı ya da düşük çözünürlüklü görsellerdi. İçinden çıkamadık...


En sonunda en başarılı çözümlerin, duvar kağıdı şeklinde olduğuna karar verdik. Evinizin dekorasyonuna göre seçebileceğiniz, çok şık bir dokunuş da ekleyen, güzel bir fikir olmakla beraber çok da iddialı... Biz karı koca pek iddialı tipler sayılmayız, bu uygulamaya da cesaret edemedik. Bu fikri uygulayanınız oldu mu? Olduysa, nasıl bir sonuç aldınız?





17 Ocak 2014 Cuma

"Kedi Butik"e Destek Olalım mı?

Blog dünyası vasıtasıyla tanıştığım "Kedili Blog" TIK TIK'in güzel kalpli sahibesi, ona ihtiyacı olan tüm yavru kedilere sahip çıkıyor. Bu kedilerin hikayelerini, fotoğraflarını, bakımlarını ise blog yazılarında paylaşıyor. Bu güzel kediciklerin hepsinin tedavisini yaptırtıp, evinde bakıyor, tüm sevgi ve ilgisiyle onlara sahip çıkıyor. Ayrıca eş zamanlı olarak hepsine de yuva bulmaya çalışıyor ve ilanlar açıyor. Malumunuz, bu işler hem kocaman bir yürek, hem de maddi imkan gerektiriyor... 


Kedili Blog, yukarıda bahsettiğim maddi imkanını arttırmak ve daha çok kediye yardımcı olabilmek adına, karşılığını tamamen mama olarak aldığı bir blog satışı yapıyor. Bu sayede hem çok uygun fiyata sizler kıyafet sahibi oluyorsunuz (Bu arada hepsi çok güzeller), hem de baktığı kedilere mama desteğinde bulunmuş oluyorsunuz. Sonuç ise herkes için kazanç oluyor :)


Derseniz ki, benim kıyafete ihtiyacım yok ya da tarzım değil, o zaman belki karşılıksız olarak bir paket mama da siz göndermek istersiniz... Yine derseniz ki mama da gönderemem, o zaman sizden ricam bloğuna ve satışını içeren linklere destek olmanız... İstersenşz sosyal ağlarda paylaşabilirsiniz, isterseniz abonesi olabilirsiniz... Bu sayede belki sizlerin çevrelerindeki birileri bu konuda yardımcı olabilir.

Ne dersiniz, hepberaber güzel kediciklere destek olalım mı?


Facebook'taki Ortak Hesaplar

Bugünkü yazımda sizlere yine bir serzenişte bulunmak istiyorum. "Senin serzenişlerin de çok oluyor amaaa, her gün başka bir tipe takıyorsun!" demeyiniz lütfen.

Bu seferki derdim, ortak Facebook hesabı kullanan çiftler! Umarım bu yazıyı okuyan birileri de böyle bir uygulamada değildir de kimseyi gücendirmem... Siz de eşinizle ya da sevgilinizle ortak Facebook hesabı kullanıyorsanız, ne olur alınmayın, içinde bulunduğunuz duruma bir defa olsun daha mantıklı bakmaya çalışın...


Günümüzde herkesin bir Facebook hesabı varken, bu herkes içerisinde bulunan bir erkek ve bir kız tanışırlar. Flörtlerinin ana kahramanıdır internet ortamı. Ardından erkek, ilanı aşk eder, kız havalara uçar ve beraberliklerine başlarlar. Bu esnada ilişkileri iyi giderken bazen erkeğin, bazen ise kızın aklına takılır "Bu adam/kadın Facebook'ta ne haltlar karıştırıyor acaba?" diye. İlk başta gizli gizli düşünülen bu fikir, ilişkinin ilerleyen aşamalarında dile gelmeye başlar. Önceleri kavga sebebi olan "Sen bana güvenmiyor musun!" nidalarıyla küs gecelerle sonuçlanan bu durum, bir zaman sonra durulur. Nasıl durulur? Ya hesap şifreleri birbirine verilir ya da ortak hesap açılır! Belki bu arada evlenmiş olabilirler ya da hala sevgili olarak devam ediyorlardır; bilemiyorum, mühim değil... Hesabın görüntüsü "Ali Ayşe Soyad" şeklindedir...


Bu uygulamanın amacı nedir? Sevgilini/Eşini, internet ortamındaki flörtlerinin, aldatmalarının önüne geçmek! Eski sevgiliyle mesajlaşılıyor mu, kuruk sallayan cümleler yazılıyor mu, hangi fotoğraflar yayınlanıyor ve kime görünür ayarlanıyor! Kusuruma bakmazsanız "Sapık mısınız?" diyeceğim.


Ben eşime güvenmiyorsam, eşim bana güvenmiyorsa, ne yapayım öyle ilişkiyi ben... Afedersiniz ama internette aldatmasından endişe ettiğiniz insan, sizi dışarıda 40 defa aldatır, ruhunuz bile duymaz! İçinde böyle bir niyetin olduğunu düşündüğünüz insan, her şeyi yasaklasanız da yolunu bulur ve yapar... 

Ters köşesine bakarsanız da karşınızdaki sizi "Kendisini internette aldatabilecek karakterde bir insan" olarak görüyor. Küfür illa ki kötü sözle mi olur?

16 Ocak 2014 Perşembe

Yarışmada Beni Desteklemek İster Misiniz?

Elimden geldiği kadar hergün güzelleştirmeye çalıştığım mütevazi bloğumun, birbirinden güzel okuyucuları,

Blog Deposu'nun ufak çaplı blog yarışmasına "Kızlı Erkekli Kedili" olarak katıldım. Eğer yazdıklarımdan, bloğumu ziyaret etmekten keyif alıyorsanız, aşağıdaki linke tıklayarak "kizlierkeklikedili"yi seçip, oy verebilirsiniz. 

Benim dışımda da öyle güzel bloglar var ki! Listelerde gezinip, yeni sayfalar keşfedebilir ve onlara da oy verebilirsiniz. Eminim herkes çok mutlu olur :)


Sadece şuan için değil, bloğumu açtığım günden beri kısacık yolculuğumdaki desteklerinizden dolayı hepinize teşekkür ederim :)

Sevgilerimle.

                                

Yedeklerin Yedeğini Yedeklemek

Yine evliliğimin ilk aylarının acemilik hallerinden bahsedeceğim sizlere. Ev geçindirmenin ana kalemlerinden birisi de market alışverişi yapmak, yapabilmek... Nasıl market alışverişi yapılır? Hiçbir fikrim yoktu... Market Alışverişi yazımda bahsettiğim liste olayını tam zamanında, dibe batmadan önce çözmüşüm. Listeme göre kuzu kuzu alışverişimi yapıyorum. Ta ki ilk evimizden taşınıp, yeni evimize gelme aşamasına kadar!

Malumunuz ki ev taşıma zamanları, güzel bir temizlik zamanıdır. Biz bu tecrübeyi biraz erken yaşamış olsak da (evliliğimizin 10.ayında taşındık) evde ne çok çöp ve kullanılmayan şey biriktirdiğimizi farkettik. Hele ki mutfak kolilerini toplarken... İki kişilik yeni evli ve her gün çalışan bir çiftin mutfağında neden 30 paket hazır çorba olabilir ki! Yahut da kekin bile ayda bir defa yapıldığı bir mutfakta neden 25 paket kabartma tozu ve 35 paket vanilya olabilir ki! Tamamen "Aman bitmesin, biterse de yedeği olsun" mantığındaki psikopat ve yeni evli birinin mutfağında olabilir :)

* Fotoğraflar alışveriş çılgınlığının merkezi olan ABD'den. Türkiye'den de aradım ama böyle efsanelerini bulamadım :)
Evdeki diğer hiçbir odada böyle bir istifleme yapmamış olmama rağmen, nedense mutfakta "yedeklerin yedeği"ni yedeklemişim. Taşınma sırasında erkenden bu sorunumu farketmem çok iyi oldu aslında. Yeni evimize taşındığımızda derhal market alışverişi alışkanlıklarımı yeniden değiştirdim, tarihleri geçmeden de hemen mevcutlarımı tükettim. Bundan sonra da sadece ihtiyacım olduğu kadar malzeme alıyorum, yedek işine bulaşmıyorum hiç :)


Bu konunun farklı bir boyutu olan ve sadece market alışverişi ile sınırlı kalmayan "Evdeki her şeyi biriktirme ve yedekleme" durumunu sizlere başka bir yazımda kaleme almaya karar verdim. Malumunuz ki mutfak istifçiliğinden daha eğlenceli ve uzun bir konu olacak :))


15 Ocak 2014 Çarşamba

Terapiye İhtiyacım Yok

Neden mi terapiye ihtiyacım yok, çünkü benim kedilerim var! Yurtdışında popüler olmuş "I Don't Need Therapy, I Have A Cat" (Terapiye İhtiyacım Yok, Benim Kedim Var) sözünden ilham aldım bugünkü yazım için...
Hepimizin terapiye ihtiyacı var aslında. Hele ki İstanbul'da yaşıyorsanız... Kalabalık, trafik, sinirli insanlar derken; her gün işe gitmek, ofiste hayatta kalmak, stres, koşuşturmaca, eve dönmek, alışverişe gitmek, her şey günlük bir macera. Bu macera sırasında kafadaki birkaç tahtayı daha kaybetmemek mümkün değil!  Tam da bu sebeple hepimizin düzenli psikolog ziyaretlerine, karışmış aklımızı temizleyip mutlu olmamıza yardımcı olacak sohbetlere ihtiyacımız var. Tam da konumuzu dönersek, kesinlikle bir kediye (mümkünse birden fazla), köpeğe, hayvan sevgisine ve iletişimine ihtiyacımız da var...


Misal ki akşam nefretlik bir iş gününden çıkmış bir şekilde evin kapısından giriyoruz... Bizim iki ufaklık kapıda bekliyor, koşturmacalar, sürünmeler, "Miyyaavv"lar, yemekler, içmekler, zıplamalar, kovalamacalar... Kapıdan ilk girişte dert tasa gidiyor (Hele birden fazla sayıda kedi varsa, oyunları tam seyirlik oluyor, farkında olmadan bir gülücük getiriyor yüze). Önceki EVDEKİ MUM KOKUSU YAZIMDA DA belirttiğim mis kokulu eve ilave olarak, iki kedili ev, candır.

Kediciklerin ilk heyecanı geçtikten sonra koltukta oturma faslı başlar. "Gııırrrr, Gııırrrr, Gııırrrr, Gııırrrr" gırlamalar, mırlamalar, kendini sevdirmeler... Biri boyunda, biri kucakta; sonra tam tersi; bir daha tam tersi... O yumuşacık tüyleri, gırıldaması, insandaki negatif elektriği çeker götürür; bir nevi çıplak ayakla toprağa basmak gibi...

Hayvan sevgisi, kedi sevgisi, kişiyi daha iyi bir insan yapar. İyi insan, sakinler; sakinlik, mutluluk getirir; mutluluk ise sağlıklı bir psikoloji ile birlikte hem kişiyi, hem de kişinin çevresini mutlu eder!

Bu tiple beraber yaşarken ne tasasından bahsedebiliriz! Ben diyorum, terapiye ihtiyacım yok :))



14 Ocak 2014 Salı

Sevgili Yemek Bloggerları

Sevgili Yemek Bloggerları, 
Hepiniz çok fenasınız! Mahvoldum buralarda... Hepiniz muhteşem yemekler yapıyorsunuz, tariflerinizi paylaşıyorsunuz, bir de utanmadan üzerinde dumanı tüten fotoğraflarını da yazılarınıza ekliyorsunuz! Gün içerisinde hepinizin bloglarında sayfa karıştırıyorum, birinize bakarken yeninizi keşfediyorum... 

Zaten iştah konusunda sıkıntılarım var, malum :) Bir de fotoğraflara baktıkça içim gide gide, akşam işten çıkıp eve zor varıyorum. "Hanım, hanımmm! Sen de bakma, allah allah!" diyebilirsiniz, işin orası çürük :)  

Şaka bir yana, hepiniz muhteşemsiniz! Bayılarak takibinizdeyim! Sayenizde öyle güzel trifler öğrendim ki. Hepinizin ellerine sağlık!

13 Ocak 2014 Pazartesi

Blog Deposu Blog Yarışması 2014 Başlıyor


Siz de bloğunuzu tanıtmak, daha çok kişiyle paylaşıp, karşılıklı daha çok şey öğrenmek için "Blog Deposu Blog Yarışması 2014"e aşağıdaki link'e tıklayarak katılabilirsiniz.

Herkese bol şanslar :)








Aklına "Bin Türlü Şey" Gelen Anneler

"Anne olunca anlarsın" tokadını elbet hepimiz en az bir defa yemişizdir (Tokat derken, tamamen mecazi, sözlü çarpış anlamında) "Neden üzerime geliyorsun?" "Anne olunca anlarsın, Çaat"... "Neden izin vermiyorsun?"  "Anne olunca anlarsın, Çaat"... Böyle uzar gider :))

Anne olunca anlarsın lafı, genelde annenin bir yere gitmene izin vermediği durumlarda ortaya çıkar. Neden izin vermediğini sorunca, başlar "Ben sana güveniyorum, çevreye güvenmiyorum." "Dünya çok kötü oldu, insanların başına bin türlü şeyler geliyor." denmeye. Haklılar... Maddi ve manevi binbir emekle büyüttüğün yavrunu sokağa, kötülüklere salmak, kolay olmasa gerek... Ama bir yerden başlamak lazım, kimi, neden koruyabiliriz ki? 

Oldu da annemiz izin verdi gece çıkmamıza... Elbet aklına "Bin Türlü Şey" gelecektir gece boyunca :) Felaket senaryoları yazılır, trafik kazaları, yangınlar, ambulanslar, polisler... Güzel anne, hem kendini hem de çocuğunu, aklına gelen bu bin türlü şey ile mutsuz eder durur...

Benim annem ise şu yaşıma kadar asla böyle bir insan olmadı. Babamla aldıkları ortak karar sonucunda beni özgür bıraktılar, nerede olduğumu her zaman bildiler ama akıllarına "bin türlü şey" getirmediler. Bu sayede çok keyifli geçti üniversite yıllarım, korkmadım ki sokaklarda başıma ne gelir diye... Gelirse de nasıl başa çıkacağımı öğrendim... Hayatı, insanları ve en önemlisi de kendimi tanıdım.

Güzel anneler, tabiki sizler benden daha iyi bilirsiniz ama çocuğunuza güvenin, hayatı ve kendini tanımasına müsade edin.


10 Ocak 2014 Cuma

Kime Çekti Bu Çocuk Bilmem Ki

Sizinle geçen yaz aylarında yaşadığımız bir olayı paylaşmak istiyorum. Kıssadan hisse yaparız belki de :)

Bir Pazar sabahı... Eşimle beraber, çocuksuz bir ailenin yapmaktan en keyif aldığı şey olan uzun Pazar uykusu ve keyfini yapıyoruz. Malum yaz ayı, havalar sıcak, yatak odamızın camı açık... Bir anda o tatlı uykumuzdan bir kadın bağırışıyla uyanıyoruz, "Kime çektin sen bilmiyorum ki!". İrkiliyoruz... Evimizin olduğu bölge şehrin dışında, sessiz sakin bir yer, alışık değiliz mahallemizde bağurışmalara ve gürültülere...

Kadının bu bağırışının ardından ufak bir çocuk ona cevap veriyor, bağırıyor, ağlıyor... "Sus, yetti!" "Kime çektin sen?!" Üşenmedim yataktan fırlayıp perdeyi açtım. Bir anne, çocuğunun kolundan çekeleye çekeleye ve söylene söylene uzaklaşıyor.

Yatağa döndüm ama dertlendik bir kere. Hem çocuğuna böyle hitab eden bir anneden, hem bağırmasından, hem çocuğu kolundan çekelemesinden... Bir de o günden itibaren yakın çevremizle aramızda şaka konusu olmuş "Kime çektin sen bilmiyorum ki!" lafına... 

İşte kıssadan hisse vakti geldi de çattı :) Çocuklarımızı biz dünyaya getiriyoruz. Eşler olarak bizim genetiğimizle, canımızdan, kanımızdan meydana geliyorlar. Doğduktan sonra da huyunu, suyunu, bilgisini, görgüsünü, eğitimini; gerek bizzat öğrettiklerimiz, gerekse de bizden örnek aldıkları şekilde öğreniyorlar.

Sevgili ablacığım, o çocuğu öyle kolundan çekeleyip bağıracağına, kendi saçını tut da çekele! O çocuğun kime çektiğini bilmiyorsan, endişem var hakkında... Çocuklarımız bize çeker, illaki bir suçlu arıyorsan, o suçlu el kadar çocuk değildir...

Bir de konuya "cuk" diye oturan bir karaikatür de bulmuş olabilirim :) Biraz aradım, zaman aldı ama buldum! 


9 Ocak 2014 Perşembe

Titreten Öğretmen Hatırası

İlkokul öğretmenimden çok korkardım, bütün sınıf korkardı... 

Bütün öğretmenlere sonsuz saygım var, emeklerine, bilgilerine hayran kalmamak mümkün değil. Bilhassa da küçük sınıf öğretmenlerinin işi daha da önemli. İlerinin yetişkin bireylerinin karakter ve bilgi temelini oluşturuyorlar. İşte tam da bu sebeple, bu yaşımda topluluk önünde söz alırken zorlanıyorum!

İlkokul öğretmenimiz çok sert bir hanımdı. Bütün sınıfı mum gibi yapar, azarlar ve çok çok çok kötü bakardı... Böyle öğretmenler için genelde "sert ama iyi öğretmendir, okulun en iyisidir" denir. Malesef ki bizimki için o da geçerli değildi. Diğer sınıflardaki öğrenciler her sınavda başarılı olurken, okulun en başarısız sınıfı bizdik. Tahtaya kalkmak ne kelime, parmak kaldırıp söz bile alamazdık. Yanlış verdiğimiz her cevapta daha da kötü bakardı. Kendisiyle pek çok nedenden dolayı güzel bir anım yok malesef ki... Öğretmendir, kutsaldır, diyelim ve geçelim.

Nereden çıktı şimdi ilkokul öğretmenin diye sorarsanız, aşağıdaki karikatüre denk geldim, dertlendim :)



8 Ocak 2014 Çarşamba

Burası Türkiye

Bilmiyorum siz de benim gibi gün içerisinde şehirdeki düzenle, ülkedeki yolsuzluklarla, trafikle, cinayetlerle, siyasetle ilgili her haberi seyrettiğinizde ya da bizzat bir olay yaşadığınızda "Ee Burası Türkiye..." der mi oldunuz?

Biz ne zaman Türkiye'nin böyle bir yer olduğunu kabullendik acaba? Ne zamandan beri her şeyi normal, her şeyi olabilir bildik acaba?  Ne zamandan beri Türkiye, böyle kötü bir yer oldu?

Her gün trafik çilesi, cinayetler, kötülükler, yolsuzluklar, hırsızlıklar, siyaset deseniz olmuş bir çorba, uluslararası ilişkilerde etkisiz eleman, dışa bağımlılık, her gün maaşlarımız dışındaki her şeye zaman geliyor ama enflasyon %7 açıklanıyor... Ne yapacağız burada? Bu güzel ülke ne hale geldi, nereye gidiyor, daha ne hale gelecek acaba?

Ülkemizi bu hale getirmiş kişilerde, yönetimlerde mi suç aramak lazım yoksa o kişileri başımıza getirenlerde mi? Başımıza kim getirdi, sandığa kim gidip oy verdi? Malesef ki bizler... 

Böyle hatalar yapmışız madem, bu hatamızı sürdürmek ve kabullenmiş bir şekilde "E normal, burası Türkiye" söylemimizden vazgeçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kabullenmek, normal saymak en kötüsü... 


7 Ocak 2014 Salı

Çöp Kutusunun Dibinde Balık Olmak

Yılbaşı gecesinin ardından haberleri seyrederken denk geldik. Amcamız içmiş, içmiş ve içmiş... Polisler ve çevredekiler kendisini sokaktaki kapaklı, dev pilastik çöp konteynerının içerisinde bulmuşlar. Amcam oturuyor! Öyle, oturuyor :) 

Rakı şişesinde balık olsam... değil miydi o? Çöp nereden çıktı :)



Polisler amcanın iyi olduğuna kanaat getirince konteynerın üst kapağından doğru içeriye konuşuyorlar ve görüntüler seyirlik oluyor. "Abicim ne işin var orada?" der polis. "Hayatımda en güzel gördüğüm, en güzel içtiğim yer burası, en azından can güvenliğim var..." der amcamız. Ardından amcamız eliyle etrafını göstererek "Buralar hep sığınak!" diye yanıt verir. Gülüşmeler... Polisin "Hadi abicim kalk da tutalım seni, çıkartalım dışarıya" demesiyle amcam cengaver kesiliyor "Ben buraya nasıl girdiysem, girdiğim gibi de çıkarım!" diyor ve devrilmeler, itişmelerle konteynerın tepe kapağında sıkışmış bir amca görüntüsü ile haber sona eriyor. Eşimle beraber bizde gülme krizleri. Vallahi kötü niyetimizden değil... O kadar sarhoşken bile öyle samimi ve tatlı bir amcaydı ki, çok masum diyaloglar oldu aralarında :)


İçmeyin demeyeceğim, hatta içelim hepberaber, iyidir :) Dozunda içsek, ne kendimizi, ne çevremizi rezil etmesek derdindeyim sadece... Böyle masum sarhoşların dışında, sadece rezillik çıkartmaktan farklı şekilde, kendine ve çevresine pek çok şekilde zarar veren, direksiyon başına geçen, insanları taciz eden, hırsızlık yapan sarhoşlar da var. İşin o kısmı çok rahatsız edici ve tehlikeli... "İçelim, Güzelleşelim" sınırlarında tutup, güzelleşmek en iyisi! 


6 Ocak 2014 Pazartesi

Blog Yorumları

Ahh blog yorumları, ahh, çok çektim senden! Beni bu konuda uyaran, daha iyi olmam için desteğini esirgemeyen blogger arkadaşlarım var.

Blogumu ilk açtığımda direkt olarak Google+ hesabıma bağladım. Sistem mi öyle gerektirdi, yoksa ben mi acemilikle öyle yaptım, bilemiyorum :) Google+ hesabına bağlamakla kalmayıp, yorumları da bu hesaplarda birbirine bağladım! Bunun sonucu olarak da Google+ hesabı olmayanlar, yayınladığım yazıların altına yorum bırakamaz oldular...

Ben bunu kendi kendime farkedemezdim vallahi... Sağolsunlar, yazılarımı okuyan tecrübeli bloggerlar uyardılar bu konuda (@Depresif Ayu (Ayu'nun Seyir Defteri) TIK TIK ). Tamam konuyu anladım ama nasıl düzelteceğimi anlamam zaman aldı, normaldir, çiçeği burnunda durumu, ne yapalım ("Çiçeği Burnunda Bloggerın Dramı" yazım için TIK TIK)...

Sonunda ben de blog yazılarımın altındaki yorum bölümünü Google+'tan ayırmayı başardım!Artık ister kimlikli, ister kimliksiz olarak herkes yorum yapabilir durumda.

Bu ayırımın sonucu olarak şimdiye kadar yapılmış tüm yorumlar silindi malesef ki... Olsun, önümüzdeki yorumlara bakalım diyorum.

Bu konuda bana yardımcı olan, önerileriyle acemiliğimi bir parça daha üzerimden atmama sebep olan blogger arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.

Yorumlarınızla beni desteklemek, günüme neşe katmak isterseniz beklerim :)

Sevgilerimle.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Ev Halleri

Ev halleri benim için sadece iki kelime değil, dünyanım anlamı olabilir :) Bazı insan vardır gezer, tozar, eğlenir, gece gündüz demeden aktiftir, arkadaşlar, partiler... Benim için ise "ev hali" denen şey, keyiftir, boş zaman değerlendirme biçimidir... Ben de ailem ve sevdiklerimle beraber gezmeyi, dışarıda olmayı, misafir ağırlamayı ve misafir olmayı çok seviyorum ama eve gelince "ohh" diyorum.

* Uykudan dakikalar önce, benim keyif hallerim

Hele ki o evin içerisinde sevdiğin insan, kedilerin, sıcak çay ve kahven, bir de modern çağın mecburiyeti olan internet erişimin var ise o zaman hayattır işte. Çok şanslıyım ki eşim de böyle bir insan.

İşten eve gelince giyilen pijamalar, yemeğin ardından demlenen çaylar ve kahveler, eşimle beraber güzel sohbetler, güzel diziler, blog turlamacaları derken işte bunlar hep benim ömrümü uzatıyorlar. Gerçekten uzatıyor mu göreceğiz ama ben öyle hissediyorum :) Evimizdeki sosyal etkileşimler haricinde eş zamanlı olarak evimizin düzeni, dekorasyonu, temizliği (temizlik yapmak değil, evin temiz olması hissi) derken evin fiziksel durumu da ömrümü uzatıyor dersem abartıyor olmam bence.


* Pisi ve Çakıl'ın akşam halleri


Kendimi bildim bileli böyleydim.Tam da arkadaşlarla gezme, tozma yaşlarımda bile. Hatta çevremdekiler yadırgardı, beni zorla sokağa çıkartmak ve sosyal kelebek haline getirmeye çalışırlardı. Sonuçta herkesin kafasında bir insan imajı var, o yaştaki insan sosyal olmalı, bitti. O zamanlarda bile karşı çıkardım, hayır ben böyle mutluyum, derdim ve ısrarlarını. İyi ki de çevremin zoruyla mutlu olduğum halden, benden, vazgeçmemişim, kendim olmuşum.


* Pisi ve Çakıl'ın gündüz ev halleri


Bence siz de hayatınızda nasıl mutlu oluyorsanız öyle davranın, öyle yaşayın. Ne toplumun, ne çevrenizdekilerin baskılarıyla kararlar vermeyin. Gezmek istiyorsanız, gezin. Evde oturmak istiyorsanız, oturun. Herkes sosyal kelebek olmak zorunda değil ki...


* Bu yazıyı sabahın köründe yazarken bile Çakıl beyden ekranı görmeye çalışarak yazıyorum :)

3 Ocak 2014 Cuma

1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü'nde, Tüm Türkiye O Küçük Kızı Tekrar Güldürdü

1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü’nde tüm Türkiye’nin sesini huzurevlerindeki yaşlılara ulaştırmak ve onları hatırlamamızı sağlamak için, dünyanın lider yaşlı ve hasta bezi markası TENA tarafından bir interaktif banner kampanyası gerçekleştirildi.

Gün boyunca www.hurriyet.com.tr ‘deki bannerlarda ve www.herzamangenc.com ‘da yayınlanan sosyal sorumluluk projesinde; mobil teknolojinin gücü, interaktif bir video banner ile mutluluğa dönüştürüldü. Sabahtan akşama kadar yayınlanan reklam bannerlarına tıklayanlar, açılan ekrana cep telefonu numarasını girerek, saniyeler içinde çalan telefonlarının diğer ucunda bir huzurevi sakininin sesini duydular ve yaşlılarımızın dünya yaşlılar gününü kutladılar.

Bu sürpriz kutlama kampanyasının iç ısıtan görüntülerini izleyince, onların mutlulukları büyük ihtimalle size de geçecek. Bu arada siz de bu sosyal sorumluluk kampanyasına destek olmak ve huzurevlerini aradığımızda yaşlılarımızın yüzlerinde yaratabileceğimiz mutluluğu etrafınızdaki kişilere hatırlatmak için kampanya videosunu #bukızıgüldür hashtagi ile paylaşabilirsiniz.

Bu kampanya, bir taraftan huzurevlerindeki yaşlılarımızı mutlu ederken, diğer taraftan büyüklerimizi hatırlamak konusunda her zaman dillendirdiğimiz iş yoğunluğu, yaşam mücadelesi, trafik gibi tüm bahanelerin, onların yüzlerindeki heyecanın yanında ne kadar detay kaldığını da gösteriyor. Bu heyecanı 1 Ekim'de kampanya boyunca yaşayan yaşlılarımız, 12 Kasım 2013 tarihindeki Mediacat Felis Reklam Ödülleri’nde 2 ödül birden alarak bir kez daha tattılar. Suadiye Huzurevi sakinlerinin ödül görüntülerini bu linkten görebilirsiniz: http://www.herzamangenc.com/11/en-yaratici-dijital-sosyal-sorumluluk-projesi/

Bir boomads sosyal sorumluluk içeriğidir.

Sifona Karışan Balıklarımız

En mini mini çocukluğumdan beri evde her çeşit hayvan oldu. Annem ve babam sağolsunlar büyük hayvanseverler olarak, beni de çok küçük yaştan itibaren bu şekilde yetiştirdiler. Kuşlar, civcivler, kaplumbağalar, tavşanlar, köpekler, kediler, balıklar...


Balıklar... En sevmeden baktığım hayvancıklar oldular malesef ki... Sevemedim, öpemedim, sesleri çıkmadı... Bir de sürekli öldüler :( Balıklarımızla, annemle beraber ilgileniyorduk. Malum ki tek başına yapılacak bir iş değil pek... Büyük akvaryumu ilk kuracağımız gün Levent'te akvaryum balıkları ve malzemeleri satan bir dükkana gittik. En mini mini güzel balıklardan seçtik, tüm akvaryum malzemelerini aldık. Eve geldik, sistemi kurduk ve balıkları attık suya. Kımıl kımıl yüzdüler, pek güzeldi... Sonra yavaş yavaş ölmeye başladılar. Her sabah birisini ters dönmüş bulduk. En sonunda bir tane balıkcık kaldı akvaryumda, annemle gerisin geriye dükkana gittik. Bey amca söylemekte geç kalmış "Bunlar hassas balıklar, daha profesyonel bakım isterler. Ben size daha güçlü bir cins vereyim." dedi. Kaptık onları da eve gittik, her şey baştan baştan...



Balık maceramız böyle devam etti. Bazıları yumurtladılar, bazıları öldüler, öldüler, öldüler... Bu işten iyice canımız sıkılmaya başladı. Ölenleri ilk başta toprağa gömdük, sonra tuvalete atıp sifonu çektik, en son aşamada ise bahçedeki kedilere verdik... Biliyorum, kedilere vermemiz çoğunuza zalimce gelebilir ama "balık, ölü" ve "kedi, aç" olunca bizce güzel bir eşleme oldu. Sonunda bir tane canlı balığımız kaldı, yenisini de almaz olduk. Dedik bu da ölür elbet, artık toplar akvaryumu kaldırırız, bu iş bize göre değil. Ölmedi... Tek başına aylarca yüzdü, hastalanmadı, başına hiçbir şey gelmedi... Çok sıkıldık, ölmeden de bir şey yapamadık hayvancağıza... Suya koyduk, gitti balıkçı amcaya, dedik ki "Biz buna bakamıyoruz, geri alın.". Amca güldü "Başkası olsa tuvalete atar, sifonu çekerdi" dedi. Bizim son canlı miniği de arkadaşlarının arasına saldı...


Bir daha balık bakmadık, istemedik. Ben bir hayvana evde bakacak isem sevebilmeliyim, bana bakabilmedi, hiç yoksa sesi çıkmalı ki bir bağ kurabileyim. Yoksa balıklar denizde, gölde yüzsünler, bayılırım.


2 Ocak 2014 Perşembe

Giden "Bir" Kilonun Hafifliği

Daha önceki bir yazımda da dile getirmiştim ki, diyetteyim :) 40 Defa söyleyeyim de gerçek olsun, ben de inanayım :) Son dönemde aldığım bilmemkaç kilonun hepi topu 4 kilosunu üzerimden atmış olmama rağmen nasıl bir ferahlamadır o! Sanki 4 değil de 14 kilo vermişim! 

Kiloları alırken gram gram alıyoruz, farketmiyoruz. Aslında öyle sessiz bir şekilde biriktiriyoruz ki üzerimizde.... Etkilerini, ağırlığını hissetmiyoruz hiç. Düz mantıkla düşününce, elimize 4 kiloluk bir torba alalım ve bir süre taşıyalım. Torbayı bıraksak elimizden, nasıl bir yorgunluk çöker üzerimize...

Ben kendime yeni bir motivasyon buldum. Bu gaz ile bir sürü kilo verebileceğime inandırdım kendimi :) Her yeni verdiğim kiloyu nesneleştireceğim. Yani yukarıda verdiğim örnek gibi. 2 Kilo kıyma gitti bu hafta, diyelim. 2 Kilo kıymayı düşünsenize, ne kadar çok! Maksat motivasyon!




1 Ocak 2014 Çarşamba

Dexter'a Geç Kalmak

Akşam iş dönüşünde yemekler yenip, mutfak toplandıktan ve sağda soldaki işleri bitirdikten sonra eşimle beraber en büyük keyfimiz dizi izlemek. Ne yalan söyleyelim, Türk dizilerini izlemiyoruz. Türk dizileri için kendimizi fazla "havalı" bulmamız gibi bir durum yok kesinlikle. Tek problemimiz 3 saat süren dizi, bol bakışma, sonsuz reklamlar ve konu sıkıntısı çeken senaristlerin sakız gibi mevzuları uzatması... Bizim zevkimiz 40 dakikalık yabancı diziler... Genellikle de diziyi aynı anda değil, birkaç sezon ilerleyip, bölümler biriktikten sonra istediğimiz zaman izlemek.



Dexter da 8.sezonu bitirip final yaptıktan sonra, yeni izleyecek dizi arayışımıza denk geldi. Her akşam 1-2 bölüm izler olduk, bağımlısı bulduk kendimizi. Neredeyse 7.sezonunu bitirdik, çok geç kalmışız böyle bir keyif için.

Eğer ki soluksuz izleyeceğiniz yabancı bir dizi arıyorsanız, dizi izleme saatlerinde salonunuzda dolaşan bir çocuğunuz yoksa (çocukların değil izlemesi, yan gözle bile görmemesi gereken ve şiddet içeren bir konusu var) mutlaka başlamanızı tavsiye ederiz.

Seviyoruz seni Dexter. Seni tanımaya geç kaldığımız için özür diliyoruz :)