22 Eylül 2014 Pazartesi

Dumanla Haberleşmeyi Özleyen Millet, Türkler


Klasik bir Pazar günü... Bilhassa yaz mevsiminden, sonbahar ve kışa geçişin başladığı, sokaklarda olmak ve keyif yapmak için son demler. Biz de eşimle beraber kendimize güzel bir öğle yemeği ısmarladık, çok sevdiğimiz mekanın dış bahçesinde oturduk, keyifli müzikleriyle şahane vakit geçirdik. "Ohh ne güzel hava, limonata gibi... Dinlendik resmen, değil mi hayatım?" şeklindeki mutluluk konuşmalarıyla çıktık mekandan. 

Daha önceki yazılarımda da bahsettiğimi sanıyorum ki biz İstanbul'da Göktürk'te oturuyoruz. Semtimizde bir de gölet ve mesire yeri olarak adlandırılan orman var. Tam da keyfimizin en üst dozundayken günümüzü güzel bir orman gezisiyle tamamlamaya karar verdik ve restorandan çıkıp, doğruca ormana doğru arabayı sürdük. Girişte biraz kalabalık gözümüze çarptı ama önemsemedik, "Girelim, iç kısımlara doğru yürüdükçe sakinleşir." fikrine kapıldık. Girdik ki, girmez olaydık... Gerçekten "Türk milleti dumanla haberleşmeyi özlemiş, eskileri yad ediyor" dedirten bir ortamla karşılaştık. Her köşe başında, her piknik masasında, her boşlukta, aklınıza gelebilecek "her" noktada mangal yakılmıştı. Zevkine göre et, tavuk, sucuk pişirenlerin ağır kokuları birbirine karışmış; etlerin eriyen yağlarının acı kokuları insanın boğazını yakıyor! İnanamazsınız...

Bir yandan bangır bangır, hoparlörlerden yayınlanan ve Ankara yöresine ait olduğunu sandığımız müzikler eşliğinde insanlar halay çekiyorlar... Ama pek çok farklı noktada, pek çok farklı müzik, öyle yüksek sesli çalınıyor ki inanamazsınız... 

Girişte doğru bu manzarada, nefes almak için ciğerlerimizi zorlayarak, üzerimize sinmiş et kokularından hızlıca kaçarak ve birbirimize konuştuklarımızı duymaya çalışarak ormanın daha iç kısımlarına doğru kaçmaya çalıştık. İç kısımlara kaçtıkça manzara değişmedi, aksine ağaçlar sıklaştıkça artan koku ve sinmiş duman arttıkça dayanması zorlaştı... Göletin çevresine doğru geldiğinizde büyük bir açıklık etrafında ormanın sınırlarını ve yükseltilerini görebiliyorsunuz. İnanır mısınız, ormanın, ağaçların, her yerin üzerinden duman tütüyordu. Uzaklaşıp da baktığınızda ise ormanın üzerinde büyük bir sis vardı... Dayanamayacağımız noktaya geldiğimizde ise vazgeçtik, ormanda sakin ve temiz havalı bir yer kalmadığına karar verdik ve koşar adımlarla oradan ayrıldık. İnsan ormandan çıkıp da arabasına bindiğinde "Ohhh çok şükür, sessizlik" der mi?

Böyle kötü bir tecrübeden sonra hem yolda, hem de eve döndüğümüzde uzunca konuştuk ve konuyu düşündük. Biz neden böyle bir milletiz?

Bir Pazar günü, temiz hava almak için gidilen bir ormanda neden temiz hava bırakmayız? Yine bir Pazar günü, keyif yapmak için gidilen ve bilhassa tercih edilen orman ortamında neden bangır bangır müziklerle halay çekeriz? Çok güzel, tertemiz yürüyüş parkuru yapılmış bir orman alanında neden illa ki et pişirip de toprağın, çamurun içinde yemek yemeye odaklanırız? Aklım almıyor...

Siz ve biz olarak ayırmak istemiyorum ama yukarıda saydıklarımı yapan eyyy "siz"ler... "Biz" de ormana gittiğimizde acıkıyoruz ya da göl kenarında bir şeyler atıştırmak istiyoruz. Bu nedenle çantamıza soğuk sandiviç yapıyoruz, bir de meyve suyu kokuyoruz; bitiyor. Biz ormana gittiğimizde yaprakların, kuşların sesini dinlemek, toprağın ve yeşilin kokusunu almak istiyoruz. Tam da bu nedenle daha orman yolundayken arabanın camlarını açıp, temiz havayı içimize çekmeye çalışıyoruz. Biz ormana gittiğimizde kulağımıza kulaklıkla bile müzik takmıyoruz... Ormana gitmek demek, özüne ve doğalına dönmek demek değil midir? Sizin özünüz hala dumanla haberlerleşen, mağara adamı gibi kopartarak et yiyen bir insan olabilir... Bizim özümüz ve hayattaki ana isteğimiz; doğalına dönmeye çalışan, doğaya, canlılara ve insanlara saygılı, dumanla haberleşen atalarımızın daha gelişmiş bir versiyonu olmak... 

Siz de etobur atalarınıza dönmek yerine, kendinizi geliştirip, doğal yaşayan ama modern bir insan olmaya çalışsanız? O ormana yürüyüş yapıp, kafa dinlemek ve doğada temiz hava almak için gelen insanlara saygı duysanız? Olmaz mı?

Gerçekten iğrendim... Böyle bir millet, böyle bir cehalet, böyle bir ilkellik yok başka yerde...

Ya sizin gibi insanları ya da mangalı yasaklamalılar!


13 yorum:

Havva Peynirci dedi ki...

okurken yüzümde zorla gülümseme oturdu yandan yandan:)))
istanbulda kaldığımız haftasonlarında pazar sabahı 6km parkur bizim için muhteşem,erken kalkmayı sever çift olduğumuzdan en geç 8 civarı parkuru yarılamış oluyoruz,şaşırtıcı ama o bahsettiğin sesli manzara sayısı daha az ancak başlamış oluyor.korku filmi gibi geliyor bana,
bu davranış kültürümüzün suyunu çıkartmak bence!
herşeyi nası berbat ederiz diye yaşayan bir toplum olduk,en çok ben rahatsızlık vericim,en çok bennnn diyen
yazık ki!

Kitapsız Kedi dedi ki...

Duygularıma tercüman olmuşsun. Bizim milletin gerçekten tuhaf zevkleri var. Ormana gider, arabanın kapılarını açar müziği de son ses, yakar mangalını, dumanın, isin, pisin içinde, ciyak ciyak arabeskiyle etini kemirir. Bundan büyük zevk alır. Ya kardeşim, eh be kardeşim, gitmişsin mis gibi doğaya, çek ciğerine tertemiz havayı, dinle rüzgarın, kuşların, ağaçların sesini.

Müjde Dural dedi ki...

Koca göbekli, bıyıklı adamlar çizgili pijamayla da geliyorlar hatta değil mi?:)))ah işte yazmışsın ya - eline sağlık- ilkellik - medeniyet ikisi birbirinden nasıl farklı! Denize beyaz donla girerler, piknik onlar için etrafı kirletmek demek! Sıksık güzelim ormanlar işte bu magandalar yüzünden yanıyor:(

beyza aydin baser dedi ki...

Çok sesli müzik dinlemek, bağıra çağıra iletişim kurma şekline söylediklerinize katılıyorum. Buna bir de piknikten sonra çöplerini bırakmayı ekleyebilirim. Ama şu soruyu da sormadan edemeyeceğim, ikamet edilen alanlarda mangal yapmak yasak. Bu çok da doğru bir karar. Peki, kültüründe bu alışkanlık olan bir millet nerede bu ihtiyacı giderecek? Demiyorum ki her boş bulduğumuz alanda bu etkinliği yapalım. Bunun için planlanan alanlar yok (olması da pek olası değil, sahil şeridi ve orman alanları her türlü beslenme şekline sahip insana açık) Kaç milyon insan var şehirde? İş çoook derinlere dayanıyor. Ülkenin doğa zenginliğine sahip (yeşillik ve sulak alanı kasdediyorum) 3 bölgesi var; Ege, Akdeniz, Marmara. Ama İstanbul'a bakın, göçü hep batıdan almıştır. Feshane'de hep "bir yerliler günü" olduğunu duyarız. Sivaslılar günü, Erzurumlular günü, Çankırılılar günü gibi. Hiç duyduk mu İzmirliler günü olduğunu? Yok! Niye bunları söylüyorum, evet insanlar kontrolsüz bir şekilde bu şehre göçmüş. Ve onlar soralım, muhakkak haklı gerekçeleri var. Ben aslen Egeliyim, Akdeniz'de büyüdüm, İstanbul'da yaşıyorum. Bu yaz İç Anadolu ve Doğu illerimizden bir kısmını görme şansım oldu. Herkes -yukarıda dediğim gibi- 3 bölgemizdeki insanlar kadar refah içinde yaşamıyor. Ha, şehre alışma gibi bir kavram da var, ama her şeyi de Avrupalı zihinle düşünmek bizi medeni yapmaz. Özünde olan şeyleri, medeni hayatla birleştirebilmekte marifet. Denebilir ki "kendin pişir, kendi ye" mekanları var , steak houselar yani. Pek o kokuta kokuta piknik yapan herkesin bu alanlara gidecek maddi gücü var mı? Bence pek çoğunun yok...

Gokkusagi Dosyasi dedi ki...

Vallahi çok güldüm okurken ama sen çok sinirlenmişsin belli..:)Haklısın da.
Ben pikniğe gitmeyi çocukluğumdan beri çok severim. Eskiden annemlerin arkadaşlarıyla giderdik. Ama pikniklerimiz asla bu yukarıda bahsettiğin gibi olmazdı. Evet, mangal yakılırdı, yenilir, içilirdi. Büyükler içkilerini içer, yemeklerini yer, sohbet ederlerdi. Biz veletler de ormanı keşfe çıkarak müthiş(!) macera yaşardık. Bir de pikniklerimiz ormanın eeeen derinlerinde, herkeslerden uzakta olurdu. Bizden başka bir tek kuşlar, ağaçlar, börtü böcek...:))
Ama çoğu kişi maalesef bu işin b.kunu çıkarıyor, aynı yazdığın gibi. Onların derdi doğayla bütünleşmece değil ki zaten, birbirleriyle alt alta, üst üste, kımıl kımıl, açık alanda et pişirip göbek atmaca. Ve tabii ki sonra bütün pisliklerini olduğu gibi arkalarında bırakıp defolup gitmece. İşte ben ennn çok onlara ifrit oluyorummm!

Emel Sevren Pınar dedi ki...

Eğitim!
sadece okulda öğretilen dersler değil, ailede eğitim, sosyal eğitim, görgü!
Bizde eksik olan bu.
En basitinden,
Apartmanda, eğer aspiratörün yoksa, balık kızartmayacaksın, fırına atacaksın. Sen lezzetin doruklarına çıkacaksın diye, balık kokusundan rahatsız olan komşunu unutmayacaksın. Ama nerde bizde bu zihniyet!
bencil ve çok eğitimsiz, bolca görgüsüz bir milletiz NE YAZIK Kİ!

xCoach Incompréhensible dedi ki...

Ay Göksu tarafında bir iş görüşmesine geldim ben. Ankara'dan trene bindim, sabaha direk görüşmeye indim. Trenin tuvaletinde, Pendik'ten Haydarpaşa'ya kadar üstümü zar zor değiştirmiştim sıcakta. Yetmezmiş gibi bir de otobüsler problemliydi. Gelmedi. Düşünebiliyor musun? O yokuşu taksi olmasa herhalde cenaze şeklinde çıkardım.

ayh.

xCoach Incompréhensible dedi ki...

Kız Göktürk yazmış, ben Göksu anılarımı anlatıyorum. Aferim bana. Bir de yazar olcam. Önce okumayı öğrensem bari.

cerenmus dedi ki...

Başlığı okuyunca ben nedense hah kitapsız kedi bugün medyanın geldiği içler acısı durum hakkında yazacak, türk medyasını okumaktansa keşke dumanla haberleşsek diye bitirecek diye düşündüm ama sen çok daha derin bir yaramıza parmak basmışsın :D yol arasındaki çimenlikte bile mangal yapabilen bir milletiz!

Dördüncü Tekil Şahıs dedi ki...

Yazının başlarını okuduğumda içimden oh çantada da bir simit bir de meyve suyu oldu mu değme keyfime diye düşünürken anlattığın manzaraya şok oldum :D

deeptone dedi ki...

ay biz türkler hiç değişmiyoz di miiii :)))

Kızlı Erkekli Kedili dedi ki...

deeptone, yoook, hep aynı ;)

cam misket dedi ki...

genelde milletimizin nefes almak, pazar sporundan anladığı çimlere yayılıp mangal yapmak oluyor. Trekking yaptığım bazı yerlerde karşılaşıyorum ve temiz hava yerine kömür kokusunu içime çekmek sinirlerimi zıplatmıyor değil. Hayır yani biz de eti seviyoruz da ormanda yakmak nedir mangala özel açıklık mesire alanları var orda yapsınlar. Hey Allahımm